Türkiye’nin tehlikeli demografik değişim oyunu

Türk devleti ve AKP Alevi Kürtlerin yaşadığı bölgelerde demografik yapıyı bozmak için yine koz olarak mültecileri kullandı. 1970’lerde baba Hafız Esad döneminde Rojava bölgesindeki Arap kemerine benzer şekilde, Türkiye içerisinde de Kürtlerin ve Alevilerin çoğunlukta olduğu bölgelerde bir Arap kemeri oluşturulmak istendiği görülüyor.

25 Nisan 2018 Çarşamba | PolitikART

Mahmut TOĞRUL*


Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemden günümüze kadar olan sürece bakıldığında devletin Kürtleri yerinden etme ve demografik yapıyı değiştirmeye yönelik politikalarının aralıksız sürdüğü görülüyor. 

Tarihte yaşanan tehcir, zorunlu göç ve katliam gibi uygulamalardan dolayı kentlerin demografik yapısı da değişime uğradı. Örneğin Diyarbakır’da 1914’e kadar Ermeni nüfusu 73 bin iken, 1918’de bu rakam 3 bine düştü. Kentteki Süryanilerin nüfusu ise 100 binden 27 bine düşmüştür. Bazı kaynaklarda değişkenlik göstermesine rağmen Osmanlı, Ermeni ve Kürt tarih araştırmalarında Diyarbakır’da 1915’ten önce, nüfusun yüzde 30’a yakınının başta Ermeniler olmak üzere Süryani, Keldanilerden oluştuğu genel olarak kabul görmektedir. 

AKP iktidarının Kürt sorununu sistematik şekilde uygulanması planlanan coğrafi, demografik ve toplumsal mühendislik politikasıyla şekillendirdiği açık olarak görünmektedir. Daniel Byman, bu durumla ilgili olarak otoritelerin nüfus transferini, bir ayaklandırma bastırma politikası olarak gördüğünü anlatmaktadır:

“Dehşet verici ama güçlü bir yöntem. Nüfus kontrolü tedbirleri ayaklanmaları başarıyla bastırmada sıklıkla kilit rol oynuyor. Kitlesel ölçekli sürgünler asileri potansiyel destekçilerden ayırabiliyor. Sürgünlerle olmasa bile, otoriterler hareket serbestisini önleyerek çatışma bölgesine giriş çıkışları engelleyebilirler. Ticareti durdurabilir, ölçüsüz sokağa çıkma yasakları ilan edebilir...”


Yeni göçmenler ve etkileri

Kürtlere yönelik demografik yapının değişmesi, Suriye iç savaşından sonra Türkiye’ye gelen Suriyeli göçmen gruplarla beraber düşünülmelidir. Resmi rakamlara göre, Türkiye’ye son on yılda 3 milyon Suriyeli göçmen gelmiştir. Bunların büyük bölümü Türkiye’nin farklı şehirlerinde kamplarda yaşıyor. Diyarbakır’ın Sur ilçesinde zorla göç ettirilen ailelerin yerine Suriyeli göçmenlerin yerleştirileceği söylemi gündemde yer almaktadır. Yeni mülkiyet, yeni göçmenlerin yerleşmesi anlamına gelmektedir. Bu yeni göçmenlerin Suriye’den gelen göçmenler olması muhtemeldir. O yüzden burada bazı demografik değişimlerin olma ihtimali de yüksek.

Kürt sorunu, Türk ulus-devlet sınırları içerisine hapsedilerek ele alınamaz. Dünyadaki güncel silahlı çatışma süreçlerine bakıldığında, bu çatışmaların kayda değer bir bölümünün sadece ülke içi gelişmelerden menkul olmaktan ziyade, bölgesel niteliğe sahip olduğu görülmektedir. 

Türkiye Cumhuriyet rejimi tekçilik üzerine; tek kimlik, tek inanç, tek yaşam tarzı üzerine inşa edilmiş bir ulus devlettir. Demokratik özerklik paradigmasının Suriye’de (Rojava’da) hayat bulması ve inşa edilmesiyle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti rejimi bu paradigmayı kendine karşı bir tehdit olarak algılamaktadır. 

2014 sonbaharından itibaren Rojava Devrimi Türkiye ve dünya gündeminde yer aldı. Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) girişimi ile doğrudan/katılımcı demokrasi istemi (MGRK-Batı Kürdistan Halk Meclisi) olarak kısa sürede örgütlendi, Baas rejiminden ve milliyetçi-İslamcı kesimlerden ayrı olarak bütün Suriye ya da Ortadoğu için ‘üçüncü demokratik yol’un temelini attı. 


Cihadist örgütlerle iş tutma

Rojava Devrimi ve Suriye’deki savaş Türkiye Cumhuriyeti, AKP hükümeti ve siyasi kesimlerin gündemini belirleyici bir biçimde etkileyerek, mevcut çatışmaları derinleştirdi. Çünkü bu devrim Rojava’yı aşarak, tüm Suriye ve Ortadoğu toplumu için alternatif bir yaşam sunuyor. AKP hükümeti ve ona yakın siyasi kesimler DAİŞ, Al Nusra, Fetih ordusu gibi cihatçı terör örgütlerini desteklemekteydi. Anlaşılan o ki, Rojava Devrimi’nin en çok etkilediği devlet, Türkiye Cumhuriyeti’dir. 

Türkiye hiçbir zaman Rojava politikası ve Rojava’daki gelişmelerden kaynaklı olarak DAİŞ terör örgütünün varlığından rahatsızlık duymadı. Kürtlerin herhangi bir statüye kavuşmaması için her türlü cihadist örgütle iş tutmayı kendisine mübah gördü. Rojava’daki gelişmeleri DAİŞ üzerinden engelleyebileceğini düşündü. Suriye iç savaşı başladığından beri cihadist örgütlerin Antep’i bir örgütlenme sahasına dönüştürdüğü dünya kamuoyunca bilinmesine rağmen, HDP’nin bu konuyla ilgili TBMM’ye sunduğu uyarı niteliğindeki önergeleri defalarca ret edilerek, işleme dahi konulmadı. Bütün yurttaşlarının mal ve can güvenliğini korumakla görevli olan devletin, Türkiye’nin birçok ilinde olduğu gibi Antep’te de bu sorumluluğu yerine getirmediği, sivil can kayıplarını önlemeye yönelik tedbir almadığı görülmektedir. Neticede, 20 Ağustos 2016 tarihinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Antep’in Şahinbey İlçesi Beybahçe Mahallesi’nde 91007 No’lu Sokak’ta düzenlenen kına gecesine akşam 22.50’de DAİŞ tarafından bombalı bir saldırı gerçekleştirildi. Patlamada çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 57 kişi yaşamını yitirdi.

DAİŞ,10 Ekim Ankara Katliamı, Antep, Suruç katliamları gibi Türkiye tarihinin en kanlı saldırılarını gerçekleştirdi. AKP hükümeti, 7 Haziran seçim sonuçlarının da etkisiyle iktidarca çözülmek istenmeyen Kürt sorununda daha önce uygulanmamış yeni bir savaş ve baskı konsepti uyguluyor. Bunun en temel nedeni tek kimlik, tek inanç, tek yaşam tarzı üzerine inşa edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ne alternatif olan Rojava özerkliği ve bunun Ortadoğu ile Türkiye’de çatışma çözümü ve barış inşasında önemli bir role sahip olmasıdır. Çünkü toplumsal barışın en güzel örneği Rojava Devrimi’dir. 

Türkiye Rojava’da özerk yönetimi yerine DAİŞ ile komşuluk yapmayı yeğledi. Bunu başaramayınca DAİŞ terör örgütü ve diğer cihadist örgütlere destek sunarak Rojava’ya karşı fiili bir savaş içeresine girdi. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, hükümet yetkilileri Rojava’daki siyasi bir oluşuma ne pahasına olursa olsun izin vermeyeceklerini defalarca ifade ettiler. Bunu engellemek için de ya Efrîn’e girip ÖSO ile aktif savaşın içe girdiler ya da Rojava’ya karşı savaşan güçlere destek sundular. 

Rojava’yı ve özerk yönetimleri Türkiye’nin iç, bölgesel ve dış politikasından bağımsız düşünemeyiz. Kürt siyasi hareketinin talep ettiği Demokratik Özerklik Modeli’nin sınırlarını, olanaklarını ve gelecek tahayyülünün ne olduğunu anlamamız açısından Rojava deneyimi oldukça önemli. Rojava Demokratik Özerklik Modeli’nin yarattığı heyecan ve selefi cihatçı gruplara karşı direnişin yol açtığı ilgi sayesinde Kürt siyasi hareketi uluslararası alanda meşruiyet zemini kazandı. 



Efrîn operasyonu ile Sünni Arap kemeri oluşturmak 

Türkiye’de 4 milyona yakın göçmen olduğu belirtiliyor. Bunların büyük çoğunluğu Sünni Araplardan oluşuyor.  Türkiye’ye mülteci olarak gelen Sünni Araplar Urfa, Maraş, Malatya hattına doğru yerleştiriliyor. Bununla İç Toroslar hattında bir Arap kemeri, Kuzey Suriye hattında ise bir Sünni Arap kemeri oluşturulmak isteniyor. 

Bunun tarihsel örnekleri biliniyor. Suriye’de Kürtlere karşı Arap kemeri oluşturmak istemişti; 8 Mart 1963’te Baasçıların liderliğindeki darbe ile Suriye siyaseten yeni döneme girmişti. Tüm etnik gruplar Arap ulusu içerisinde eritilecekti. Baas’ın kurucularından Mişel Elfak’a göre Kürtler ırksal değil fakat kültürel ve tarihi bağlamda düşünüldüğünde Arap ulusuna asimile edilecek bir gruptu. Böylece, Suriye’nin Türkiye sınırı boyunca 375 km uzunluğunda ve 15 km genişliğinde bir ‘Arap Kemeri’ oluşturuldu. Bu plan çerçevesinde 332 Kürt köyü boşaltılarak, 140 binden fazla Kürt’ün sınır dışı edilmesine karar verildi. Bu bölgelere Tabqa Barajı sebebiyle yerinden olan Arap Bedevileri yerleştirildi. 1976’ya gelindiğinde proje tümüyle olmasa da büyük bir oranda uygulanmış oldu. Yerleşkelerinden çıkmayı kabul etmeyen Kürtlerin çoğalmasından dolayı hükümet bölgeye daha fazla Arap yerleştirilmesinden vazgeçtiyse de bu kemer Kürtleri bir kez daha bölmüştü. Bu politikanın temel sebepleri Arap milliyetçiliği, ekonomik dengeler, tarım arazilerinin Kürtlerin elinde olması ve yine Kürt bölgeleri olan Qereçûk ve Rimelan bölgelerinde petrol bulunmasıydı. Sonuç olarak, Kürt meselesiyle ilgili kendilerinden önceki iktidarlardan bir farkı olmayan Hafız Esad, Arap Kemeri politikasını birkaç yıl daha sürdürerek 1975’e kadar Türkiye sınırı boyunca kurulan 40 köye 7 binden fazla Arap ailesi yerleştirdi.

Türk devleti ve AKP Alevi Kürtlerin yaşadığı bölgelerde demografik yapıyı bozmak için yine koz olarak mültecileri kullandı. 1970’lerde baba Hafız Esad döneminde Rojava bölgesindeki Arap kemerine benzer şekilde, Türkiye içerisinde de Kürtlerin ve Alevilerin çoğunlukta olduğu bölgelerde bir Arap kemeri oluşturulmak istendiği görülüyor. Sınır bölgelerinde yıkılan il, ilçe ve Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerlere mülteciler yerleştirilmek isteniyor. 

Öte yandan, Maraş’ın vazgeçilmezliği Kürtlüğü ve Aleviliğidir. Devlet yıllardır bunun ortadan kaldırılması için göç, katliam ve yerinden etme, demografik yapıyı değiştirmeye yönelik politikasını dayatmaktadır. Göç edenlerin yerine cumhuriyetin ilk yıllarında Balkan göçmenleri, 12 Eylül darbesinden sonra Afgan göçmenleri dışardan getirerek yerleştirmiştir. Günümüzde ise Suriyeli göçmenleri yerleştirme suretiyle bölgenin demografik yapısını değiştirme siyaseti sürdürülmektedir. Alevi ağırlıklı demografik yapıyı değiştirme ve bu kapsamda göç ettirme ve beraberinde yerleştirme (iskân) politikası da Osmanlı’dan bu yana çok uzun zamandır sürdürülen ve güncelliğini koruyan bir başka asimilasyon projesidir. Maraş-Pazarcık halkı, bu demografik operasyon sürekliliğinin başka bir örneğidir. Kürt Alevilerin yaşadığı köylerin ortasına Maraş merkez Dulkadiroğlu ilçe sınırları içerisinde yer alan Terolar bölgesine 27 bin kapasiteli AFAD kampı inşa edildi. 38 yıl önce Alevilere dönük gerçekleştirilen Maraş Katliamı tanıkları, Alevi nüfusunun yaşadığı bölgede yapılmak istenen ve bölge halkının nüfusunun sayısından on kat daha fazla mülteci yerleştirilmek istenen AFAD kampının yapılmasını ikinci bir Maraş Katliamı olarak değerlendiriyor. Suriye’den gelen çete gruplarının bazılarının AFAD kamplarında yaşıyor olması, hükümetin insanca yaşamayı hak eden mültecileri Alevilere yönelik demografik yapıyı değiştirme amacıyla kullanması, bölgede halkın AFAD kampın yapımına karşı çıkmasına neden oldu.


Efrîn, göçertme, etnik temizlik…

Son olarak, sürgün ve göçertme politikasının günümüzdeki bir örneği olarak, AKP hükümetinin “Afrin’i Afrinlilere vereceğiz” söylemini ele almak gerekiyor. Gazeteci Fehim Taştekin bunu şöyle değerlendiriyor: “Suriyeli diye Halepli, İdlibli, Rakkalı birilerini alıp Afrinlilerin evlerine ya da toprağına yerleştiremezsin. Demografik yapıyı değiştirmeye dönük bir müdahale Kürtler açısından ‘etnik temizlik’ olarak tarihe geçer. Bu başka krizlere yol açar ve insanlar arasına düşmanlık tohumları eker.” Efrîn 2 ay boyunca yakılmaya, yıkılmaya çalışılan, insanların göç ettirilmesine sebep olan şiddetli bir süreç yaşadı. Bugün itibariyle Efrîn bölgesi adeta insansızlaştırıldı, büyük yıkım ve saldırılarla tahrip edildi. 300 binin üzerinde insan, yaşlı çocuk, kadın, yıllardır yaşadığı kenti, evlerini, sokaklarını terk etmek zorunda kaldı. Sürgün edilen bu insanların bir kısmı bugün bir mülteci çadırı bile bulamıyor. Efrîn’e yönelik saldırılarda yeni bir demografik mühendislik aşamasına geçildiği ve bu saldırıların yeni bir iskan harekatına dönüştüğü görülüyor. Anthony Giddens ‘etnik temizliği’, ‘tehcir’ çerçevesinde, yani homojen bir bölge yaratmak üzere, farklı etnik grupları bir bölgeden sürmek, kovmak anlamında kullanıyor. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde azınlık gibi yaşayan Aleviler de bölgeden uzaklaştırılmak ve yerinden edinmek istenmektedir. Giddens bunların tümünü etnik temizlik olarak tanımlıyor. Türkiye Cumhuriyeti geçmişten bugüne Kürtlerin yoğunluklu yaşadığı tüm bölgenin demografisini değiştirme niyetindedir. 


* HDP Antep Milletvekili


96

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA