Yeni aşırı uçlar çağı: Putin, Erdoğan ve diğerleri

Putin-Erdoğan ‘çıkar evliliği’, Batı’nın zayıf durumu üzerine kurulu. Her ikisi de bu zayıflığı avantaja çevirme çabası içerisindeler. Moskova’nın, Suriye’de kumandayı ele alması, ABD ve AB’ye karşı inisiyatifi ele geçirmesini sağladı.

07 Nisan 2018 Cumartesi | Dizi

İhsan KURT*


Tarih adeta tekerrür ediyor. Ortadoğu’nun enerji kaynakları ve jeopolitik konumu Batılı aktörler arasında uçlaşmaya, yol açıyor. Suriye iç savaşında gelinen aşama bölgede taşları yerinden oynatırken, devletlerin de iç ve dış siyasetini yeniden şekillendiriyor. Rusya’nın yeni tek adamı Vladimir Putin ve Türkiye’yi esir almış R. Tayyip Erdoğan’nın Suriye’de hegemonya endeksli oportünist ittifakı yeni bir ‘soğuk savaşa’ yol açıyor. 

‘Doğu-Batı bloku’ adeta yeniden oluşuyor. Karşılıklı olarak diplomatlar sınır dışı ediliyor, silahlı ve nükleer güç tehditleri savruluyor. İki dünya savaşı arasındaki dönemi hatırlatan ‘karizmatik ceberrut’ lider tipleri yeniden siyaset sahnesine çıkıyorlar. Dünya tarihinde travmalara yol açan bu ‘aşırı uçlar’ dönemi, kabuk bağlamış yaraları yeniden açıyor. V. Putin ve T. Erdoğan’nın liderlikleri de bu konjonktörel döneme denk geliyor. 


Putin-Erdoğan ikilisi

Rusya lideri V. Putin’in dördüncü kez başkanlığa gelerek kendini Çar-Stalin ilan etmesi, T. Erdoğan’nın 16 yıllık iktidardan sonra Abdülhamit-Mustafa Kemal sentezli bir istibdat dönemini başlatması arasında önemli ortak noktalar bulunuyor. Ortadoğu enerji kaynakları jeopolitiğinde hegemonya önderliğini kaptırmak istemeyen Batı ve Rusya arasındaki çelişkiler ABD’de Donald Trump gibi bir şahini iktidara taşırken, uzun süre bocalayan Fransa ve Almanya siyasetleri ise bu fırtınalı dönemde tarihin travmaları etkisinde, tamamlanmamış bir Avrupa Birliği sürecinde, pragmatik bir siyasetle statükoda karar kıldılar.


Yeniden Eric Hosbawm

Hobsbawm Berlin duvarının yıkılmasından sonra kaleme alıp 1994’te yayınladığı ”20. Yüzyılın Kısa Tarihi. Aşırılıklar Çağı” kitabında, milyonlarca insanın ölümüne yol açan ve her iki dünya savaşıyla iki bloka ayrılan gezegenimizin geçirdiği felaketlerde, uç ideolojilerin ve bunların temsilcisi liderlerin yol açtığı felaketlerin sosyal ve siyasal analizini yapıyor. 

Özellikle Suriye iç savaşının başlamasından sonra, Rusya ve ABD gibi birinci ve Türkiye, İran gibi ikinci derece aktörler arasındaki bu ülkenin geleceği konusunda yaşanan çatışmaya, siyaset bilimcilerin ‘yeni soğuk savaş’ gibi tanımlar yapmaları Hosbawm’i yeniden okumamızı gerektiriyor. 

Suriye iç savaşının başlaması ve akabinde 350 binden fazla kişinin yaşamını yitirmesi, 5.6 milyonun sivilin göç etmesi bölgesel ve global siyasette ABD, Rusya, Türkiye, Almanya, Fransa, Avrupa Birliği iç ve dış politikalarını ciddi şekilde etkiliyor. Sağ popülist partiler AB ülkeleri ve ABD’de iktidara gelirken, sosyolojik araştırmalar ırkçılığın da yükselişe geçtiğini gösteriyor. Buna karşın Rusya ve Türkiye gibi imparatorluktan tek parti yönetimlerinin uzun süre iktidarda kaldığı totaliter ve emperyal tarih kültürünün hakim olduğu ülkelerde ‘soğuk savaşın’ bitiminden sonra askeri ve milliyetçi ideolojilerin hakim olduğu iktidarlar oluşuyor. Rusya ve Türkiye bu kategoriye giren örnekler.


KGB’den yeni çar Putin’e

Başkanlığa 2000 yılında seçilen Vladimir Putin 18 Mart’ta yüzde 70 oyla dördüncü kez altı yıllığına Rusya devlet başkanlığına seçildi. ‘Çocuklarımız ve torunlarımız için, ülkemizin bir yıldız gibi parlamasını ve geleceğe bakmasını istiyoruz’ diyen Vladimir Putin, seçim mitinglerinde. ‘Kozmonotlarımız uzayı feth edecekler.’ Rusya yapımı, ‘sesten hızlı ve dünyadaki bütün hedeflere ulaşabilen nükleer füzelerin üretimiyle’ övünen V.Putin, iktidara geldiği ekonomik krizin yaşandığı 2000 yılına hatırlatmada bulunarak, ‘Kimse bizimle konuşmuyordu, kimse bizi ciddiye almıyordu. Dinleyin şimdi bizi’ diyordu Rus parlementosuna yaptığı bir konuşmada. Putin iktidara ilk geldiğinde Rusya ekonomisi ciddi bir kriz içerisine girmiş, mafya ve teknokratlar siyasete hakim olmuşlardı. Eski Yugoslava (Slav ülkesi), diğer anlamda Rusya’nın Balkanlar’daki etki alanı yok olmuş, Moskova’nın dünyada itibarı yerle bir olmuştu. Putin yönetimi, 2006-16 yıllarında Çeçenistan’ın yanı sıra, içeride sert bir siyaset güderek kısa sürede tek adam diktasını oturttu.

Rusya, 2011 yılında patlak veren Suriye iç savaşıyla Akdeniz’deki (Rusya’nın tarihsel ‘sıcak denizler’ stratejisi) jeostratejik çıkarları tehlikeye girince, Ortadoğu’daki ileri karakolu konumundaki Şam rejiminin imdadına yetişti ve IŞİD, Türkiye, ABD, Qatar, Suudi Arabistan karşısında dağılmaya doğru giden Esad rejiminden savaşın komutasını devraldı. Bugün Rusya’da bütün yetkiler Başkan’da toplanmış. Geleneksel medyanın önemli bir kısmını tamamen denetim altına alan Putin, sosyal ve elektronik iletişim araçlarını da Kremlin Sarayı’na bağladı. İktidara ilk geldiği yıllarda, Rusya’nın Balkanlar ve Kafkasya’da küçük düşürülmesi retoriği üzerinden popülizm yapan Putin, bugün Suriye iç savaşı ve IŞİD’i gerekçe göstererek tek adam yönetimini güçlendiriyor ve tıpkı Stalin döneminde olduğu gibi silahlanmaya (nükleer ve balistik) yatırım yapıyor. Popülaritesi Çarlık döneminin tarihsel, milliyetçi nostaljisine dayanan eski KGB şefi, giderek yoksullaşan Rusya halklarının milli gururunu okşayarak iktidarını sağlamlaştırıyor. 

V. Putin’nin tek adam yönetimini güçlendiren diğer bir etken de ülkede sivil toplum kurumları ve kültürünün eksikliği ve bunun beraberinde getirdiği muhalefetsizlik. Ana muhalefet adayı İlerici Parti (liberal) Başkanı ve Yolsuzluklarla Mücadele Vakfı Başkanı Alexeï Navalny geçtiğimiz yıl tutuklanmış ve partisi yapılan seçimleri boykot etti. Diğer muhalif güç olarak Komünist Parti ise yüzde 8 civarında oy aldı. Bugünkü Ortadoğu konjonktüründe Putin’in tek adam iktidarı Ruslar tarafından kanıksanmış ve adeta ‘kader’ olarak görülüyor. 


Erdoğan: Kemalizm tarzında yeni Osmanlı hevesler

Çarlık Rusyası ile sürekli savaş halini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu, devamında kurulan Sovyetler Birliği de 70 yıl boyunca Türkiye ile ‘soğuk savaş’ halindeydi. 1951 yılında Adnan Menderes’le NATO’ya üye olan Türkiye, jeopolitik ve stratejik konumu gereği, Batı emperyalizminin ileri karakolu olarak SSCB’yi gözetledi. 

Menderes’in mirasçılarından Tayyip Erdoğan’nın AKP’si, 3 Kasım 2002 yılında ilk olarak katıldığı genel seçimlerde yüzde 34,28 oy oranıyla tek başına iktidara oldu. Bunu Temmuz 2007 seçimlerinde yüzde 46,58 oyla ikinci tek iktidar dönemi izledi. Haziran 2011‘de yüzde 49,83 oy alarak bugünkü ‘istibdat döneminin’ gizli ajandası çıkarıldı. Erdoğan 2014’te yüzde 51.70’le Cumhurbaşkanı oldu. AKP 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde yüzde 40,87 oyla tek başına hükümeti kurmak için gerekli çoğunluğu sağlayamadı. Bunun üzerine, kilit konumdaki muhalif parti Halkların Demokratik Partisi’ni (HDP) saf dışı bırakmak için büyük entrikaların oynandığı 1 Kasım 2015 erken genel seçimlerini yaptı. AKP yüzde 49.26 oy, 315 sandalye ile tek başına ‘mutlakiyet’ (mutlak iktidar) dönemini başlattı. 

Demokrasiyi nihai hedefe ulaşmak için ‘bir araç’ olarak gören Erdoğan, gençlik yıllarında Afganistan ve Pakistan kökenli, sünni Taliban hareketine sempati duyuyor. Mısır kökenli Müslüman Kardeşler Örgütü’nü ideolojik beslenme kaynağı yapan Türk lider, şiiliğe duyduğu kine rağmen, 1979 İran İslam devrimini yapan mollalara da kıskançlıkla karışık gıpta ediyor.


Yürü kulum

Kasım 2002’de Türkiye tarihinin en önemli ekonomik krizi ve yüzde 70’i aşan enflasyon koşulları üzerinden iktidara gelen Erdoğan, 2001 yılında IMF ile imzalanan yeni stand-by anlaşmasını devam ettirdi ve tıpkı Putin’in ilk yılları gibi katı bütçe disiplinini uygulayarak enflasyon ve faizleri düşürme yoluna gitti. Bununla beraber Rusya, Orta Asya ve Körfez ülkelerinden akan sıcak para girişlerine dayalı bir model geliştirdi. Bu para politikası 2010 yılından itibaren Tunus, Libya, Mısır’da patlak veren ‘Arap baharı’ ve akabinde yaşanan Suriye iç savaşıyla Batı bankalarına ulaşamayan sıcak paraların Erdoğan’nın Filistin hamisi, ‘islam lideri’ söylemi üzerine Türkiye finans piyasasına aktı. Nitekim, küresel boyuttaki bu ucuz musluğun kapatılması, ardı ardına patlak veren rüşvet ve kara sermaye skandallarıyla görünmeyen ekonomik kriz toplum tarafından hissedilmeye başlandı. Bunun üzerine Erdoğan ve ekibi bir yandan kabaran suç dosyaları, diğer yandan Suriye iç savaşının etkisi ve biten ‘çözüm süreci’ ile beraber siyasal kaos dönemini başlattılar. Devlet, IŞİD, MİT ve diğer paramiliter örgütler eliyle Diyarbakır, Suruç, Ankara, Paris eylemlerini gerçekleştirerek toplumda bir kaos ve korku havası yerleştirdi. 

Erdoğan, 15 Temmuz şaibeli ‘askeri darbe girişimi’ ve akabinde ilan ettiği OHAL ile, Abdühamit’in istibdat dönemi ve M. Kemal’in İstiklal Mahkemeleri’nden esinlenen kanunlarıyla toplumu esir alıyor. Tek Adam, Osmanlı’yı referans alıp bir yandan MHP, diğer taraftan kendi tabanını toparlarken, ‘Kerkük-Musul hayali ve Kürt düşmanlığı üzerinden de Kemalist milliyetçilerin nabzına şerbet vermek koşuluyla ‘laik kesimi’ nötralize ediyor. Bugün Türkiye’nin yüzde 55’i Erdoğan’a oy veriyorsa, yüzde 70’i ‘söz konusu vatansa gerisi teferruat’ milliyetçi histerisiyle Kürtler’e karşı kendisini destekliyor. Bu özünde, CHP, MHP ve ‘Ben de Efrîn’e giderim’ üzerinden rant yapan, anti Kürt bir ‘Milli Cephe Hükümeti’. Erdoğan’nın bu aşırı ve korku yayan tutumu Ocak 2015’te Paris’te üç Kürt kadın siyasetçinin katledilmesiyle ‘MİT’in dış operasyonları’ şeklinde Batı’ya yansırken, akabinde Belçika, Almanya, İsviçre, Kosovo’da yapılan eylem, insan kaçırma ve muhalifleri itibarsızlaştırma operasyonlarıyla da Putin Rusyası’yla benzerlikler taşıyor.


Kanat çırpan şahin Trump 

Rusya-Türkiye eksenli şantaj ve oportünist cephesine karşın Okyanus ötesinde Amerika Birleşik Devletleri’inde Donald Trump, Barack Obama’dan yönetimi devraldı. Seçim kampanyası boyunca siyasal islam, Suriye ve Irak’ta IŞİD’in ‘devletleşmesi’ konularını işleyen milyarder siyasetçi ‘Amerikan ulusunun itibarı, çocuklarının geleceği ve huzurun yeniden inşa edilmesi’ konularını programına koydu. Trump, erkek egemen, Hıristiyan, xénophobe (İspanik azınlık ve mülteci karşıtı), Amerika’yı yeniden büyük devlet yapmak (Make Amerika great again!) milliyetçi söylemiyle, Demokrat Hillary Clinton’a karşı seçimleri kazandı. Fakat Rusya karşısında Suriye’de pasif kalan ve IŞİD karşıtı koalisyon ortağı Kürtler’i korumayan ABD’nin itibarı zedelenmiş durumda. Putin ve Trump arasındaki bilek güreşi karşılıklı olarak diplomatların sınır dışı edilmesi kriziyle sürerken, Suriye’de bundan sonra nasıl bir strateji izleyeceği giderek muğlaklaşıyor. Seçim kampanyası boyunca Amerikan halkının ahlaki ve muhafazakar inançsal değerleri üzerinden korku söylemi kullanan Trump’un bugün kanat çırparak gürültü koparmaktan öte bir şahinliğinin olmadığı düşünülüyor. Geçtiğimiz günlerde ülke çapında ve dünyada, ‘Amerikan toplumunun silahsızlandırılması için’ sokak gösterileri düzenleyen yüzbinlerce ABD vatandaşı aslında Trump’ın tutarsız politikalarına karşı çıktılar.


İngiltere seyirci mi?

Böylesi siyasal çalkantılı bir dönemde AB ülkeleri (Fransa hariç) gelişmelere temkinli yaklaşıyorlar. İngiltere, Brexit referandumu sonrası (AB’den ayrılma kararı) geçtiğimiz yıl iktidara gelen Muhafazakar Parti’nin (Tories) Başbakanı Theresa May hükümeti Kıta Avrupa’sını kuzeyden sessizce izliyor. İngiltere, Suriye konusunda fazla öne çıkmayan ama ‘Arab Lawrence vari’ yerel aktörlere dayalı bir politika izliyor. Rusya ile Ortadoğu’da yaşadığı çelişkiler şimdilik zehirlenme vakalarına dayalı diplomatik kriz şeklinde dışa yansıyor. Birleşik Krallık, Ortadoğu’daki hegemonyasından taviz vermemekle beraber, tarihsel liberal siyasi kültürü, çok etnikli yapısı ve parlementer monarşisi gereği ‘karizmatik’ tek lidere dayalı popülist politikalara ihtiyatlı yaklaşıyor. 


Almanya’da siyasi kriz

Angela Merkel hükümeti, Suriye’den yaklaşık bir milyon mülteci kriziyle seçimlere gitti. Avrupa’nın en güçlü ekonomisine sahip Federal Almanya, kurulduğu 1949’dan beri ilk kez Ekim 2017’de ülkeyi yönetecek siyasi çoğunluğu seçemedi. Bunun üzerine koalisyonu oluşturamayan Hıristiyan Demokrat (CDU) Angela Merkel 19 Kasım’da havlu attı. Ülkenin temel partileri Hıristiyan Demokratlar, Liberaller, Sosyal Demokratlar (SDP) ve Yeşiller arasında, sosyal devlet, ekonomi, eğitim, Avrupa Birliği’nin geleceğinin yanı sıra Suriyeli mülteciler ve güvenlik konuları temel anlaşmazlık konusuydu. 2005 yılından beri ülkeyi yöneten Şansölye Merkel, yaklaşık beş ay süren Tv dizisi gibi görüşmelerden sonra SPD’yi ikna ederek 5 Mart’ta koalisyon hükümetini kurdu. Merkel’in önünde AB’nin güvenliği, Suriye politikası ve Türkiye ile yaşanan siyasi kriz dosyaları bekliyor. En büyük göçmen nüfus olan Türk ve Kürt diasporalarının anavatandan kaynaklanan siyasal ve kültürel sorunlarına çözüm üretemeyen Almanya, Erdoğan’nın sürekli siyasi malzeme olarak kullandığı Türk İslamcı kesimlerin tepkilerine karşın bir yandan Kürtler’e yönelik siyasi operasyonlar yaparken diğer yandan da Türk devletiyle askeri ve ticari ilişkilerini koruyor. Kürtlerin insan hak ve özgürlüklerine dayalı taleplerine çoğunlukta olan Türk diasporasını gerekçe göstererek ‘toplumsal barış’ söyleminin arkasına sığınan Merkel hükümetine özellikle Efrîn’de Alman zırhlılarının kullanılmasından dolayı iç ve dış kamuoyunda yoğun tepkiler geliyor.


Konsensüs adamı Macron 

Suriye savaşı ve akabinde Fransa’da gerçekleştirilen ‘cihatçı terör saldırıları‘ ülkede önemli bir siyasi krize yol açtı. Cumhurbaşkanlığı koltuğunun aşırı sağcı Milli Cephe’nin eline geçmesi toplumsal barış ve AB’nin geleceğini tehlikeye düşüreceğine ikna olan Fransız devlet mantığı sağ ve sol için ‘kabul edilebilir’ bir siyasetçi olan eski ekonomi bakanı Emmanuel Macron’da uzlaştı. Mayıs 2017’de başkanlık koltuğuna oturan Emmanuel Macron’u halefi François Hollande’ın Kobanê’de gösterdiği kararlılık kadar olmazsa da, PYD ve Suriye Demokratik Güçleri’ne siyasi destek verirken Türkiye’yi de karşısına almamaya özen gösterdi. (Bkz. Selma Akkaya. Y.O.Politika, 6 Nisan 2018). Erdoğan’nın asabiyetine karşı diplomatik davranan ve Suriye’ye müdahale etmeme karşılığında Erdoğan’a AB üyelik görüşmeleri öneren Macron, muhatabından olumlu bir yanıt almadı. Gelinen aşamada Macron Suriye politikasında AB’nin liderliğini alırken, Irak ve Suriye’de gözden düşen Trump başkanlığındaki ABD’nin de itibarını kurtarma misyonu da Macron’a verilmişe gibi.


Sonuç olarak Erdoğan’dan kurtulmak

Putin-Erdoğan ‘çıkar evliliği’, Batı’nın zayıf durumu üzerine kurulu. Her ikisi de bu zayıflığı avantaja çevirme çabası içerisindeler. Moskova’nın, Suriye’de kumandayı ele alması, ABD ve AB’ye karşı inisiyatifi ele geçirmesini sağladı. Bu hamle ile bir yandan Akdeniz’deki konumunu korurken, diğer yandan Suriye ve İran gibi bölgesel müttefiklerine sahip çıktığını (psikolojik mesaj) gösterdi. Bununla beraber ABD ve Çin’den sonraki en büyük nükleer ve konvansiyonel silah üreticisi olarak Ortadoğu savaş laboratuarında yeni silahlar ve askeri taktikleri denemek için de iyi bir fırsat da yakaladı. Bu da aynı zamanda Putin’e, tipki Erdogan’a olduğu gibi çatışma-kriz ortamında yeni bir iktidar daha kazandırdı.

Bu hegemonya savaşındaki bir diğer etken de NATO-Rusya arasındaki bilek güreşi. Rusya’yı dört koldan çembere alan ABD ve NATO politikasına karşı, Putin var gücüyle Suriye’ye yükleniyor. Moskova, ‘Düşmanımın düşmanı dostum’ siyasetiyle İran’ı, anti Kürt siyasetinden dolayı, IŞİD, El Nusra gibi güçlerle ittifak kurduğu için Batı tarafından dışlanan Türkiye’yi de kalkan olarak kullanıyor. Putin-Erdoğan ittifakı Batı’da ‘Türkiye’nin NATO’dan atılması’ tartışmalarına kadar varırken, Avrupalılar ikiye bölünmüş durumdalar. Bir kesim Erdoğan’ı irrasyonel, bir devlet başkanı olarak değerlendirip ‘terbiye etmek gerekir’ derken, bir başka yaklaşım (Soyal demokrat ve Hıristiyan demokratlar) ise sorunun sistemik olduğunu düşünerek, ‘kurtulmak gerektiğini savunuyor. Ortak kaygı ise, Türkiye’yi tamamen Moskova’nın kucağına itecek politikalardan şimdilik kaçınmak. Türkiye’nin, Suriye kaynaklı göç dalgalarının önünde set görevi gördüğüne de inanan AB’nin geleneksel aktörleri, Erdoğan’nın kontrol edilebilir bir noktada tutulmasını savunuyorlar. Bu konjonktürde, Batı’nın bu zayıf noktasını yakalayan Erdoğan rejimi de, bir yandan göç silahını kullanırken, diğer yandan da Ortadoğu’daki bütün radikal islamcı örgütler üzerinde söz sahibi olduğu algısıyla Batı’ya şantaj yapıyor. 

Kısacası, ‘gözü kara’, ‘kararlı’ ve halk desteğini almış liderler imajı üzerinden siyaset yapan Erdoğan-Putin, ‘idare eden’ çifti  ürkütüyor. Her ikisi de dünyada, muhaliflerini zehirleyen, peşlerine suikast timleri yollayan ve kurdukları paralel örgütlerle tehdit saçan ‘aşırı uç’ diktatörler olarak algılanıyorlar. Ancak, Batı, Erdoğan’nın kaostan beslenen iç ve şantaja dayanan dış politikasının da sürmesine izin vermez. 


Kaynakça;

The age of extrêmes. A story of the world, 1914-1991. E.J. Hobsbawm, (1994), London

La ”démocrature” de Vladimir Putine, Michel Roche, La Presse, (2004), Montreal

Al Jezira Türk, 2 Haziran 2015

Libération, 3 Şubat 2017

Le Figaro, 5 Ocak 2018

Le Monde, 20 Kasim 2017


* Gazeteci ve sosyolog

ikurt@bluewin.ch



1118

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA