Fransa’nın aktör olma hayali!

Macron ve Elysee Sarayı, Fransa’yı uluslararası alanda yeniden güçlü bir aktör konumuna getirme arayışında, özellikle Kuzey Suriye Yönetimi’nin bulunduğu sahanın geleceği konusunda rol oynama isteğinde.

06 Nisan 2018 Cuma | Dizi

SELMA AKKAYA/PARİS

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un geçtiğimiz hafta Kuzey Suriye yönetimini temsilen bir heyeti kabul etmesi ardından bir dizi tartışmada beraberinde geldi. Demokratik Suriye Güçleri (QSD) Dış İlişkiler Sorumlusu Rêdur Xelîl, YPJ Sözcüsü Nesrin Abdullah ve Kuzey Suriye Özerk Yönetimi Fransa Temsilcisi Dr. Xalid Îsa, Macron ile görüşmüş ve devamında heyetten temsilciler basın karşısına geçmişti. Heyet yapılan görüşme konusunda açıklama yaparken aynı saatlerde görüşmeye dair Elysee Sarayı’ndan da açıklama yapılıyordu. Açıklamaların içeriği birbiriyle örtüşüyordu; ”Kuzey Suriye yönetimine destek, Efrîn konusunda arabuluculuk ve Minbic’e asker gönderme” üç temel noktaydı.

Emmanuel Macron’un ofisinden akşam yapılan  açıklamada, ”YPG dahil Kürt yetkililere Suriye’nin kuzeyinde istikrar sağlanması için destek sözü verdik. DSG (QSD) ve Türkiye arasında arabulucu olabiliriz. Fransa, Minbic’e asker gönderecek” ifadeleri yer alıyordu. 


Niyet değişmedi

Bir sonraki gün Elysee Sarayı’ndan ikinci bir açıklama geldi. Açıklamada, ”Fransa, Suriye’nin kuzeyinde uluslararası koalisyonun dışında sahada herhangi bir yeni askeri operasyon öngörmüyor” denilerek, Macron’un Türkiye ile QSD arasında arabuluculuk rolü üstlenmek istediği belirtildi. 

Yine QSD’nin DAİŞ’e karşı mücadeledeki önemli rolü ve fedakarlığının taktirle karşıladığı ifade edilen açıklamada, ”IŞİD’in yeniden güçlenmesinin önüne geçmek adına Suriye’nin kuzeybatısında çoğulcu ve dengeli yönetim çerçevesine sahip güvenli bölgenin istikrarı için QSD’ye Fransa’nın desteği konusunda teminat verildiği” belirtildi. 

Birinci açıklamadan farklı olarak ”QSD’nin PKK’ye mesafe aldığı ve terör örgütüyle doğrudan bir bağlantısının bulunmadığı” savunulan açıklamada ”Cumhurbaşkanı Macron, DSG ile Türkiye arasında Fransa ve uluslararası toplumun desteğiyle bir diyalog kurulmasını umuyor” denildi.


Krizle ilerleme siyaseti

Macron geçtiğimiz yıl siyaset sahnesinde hızla yerini alan bir isim. Fransa sermayesinin tam desteğini almış, sağ-sol ve liberallerden yeni bir parti kurmuş, kriz sürecini yönetmek üzere özel seçilmiş eski bir bankacı! Tıpkı iktidara geldiği şekliyle dış siyasette de benzer bir profil çizen Emmanuel Macron, Mayıs 2017’de Fransa cumhurbaşkanı seçildikten  hemen sonra önemli diplomatik ataklar yaptı. Daha bir ayını doldurmadan Rusya Devlet Başkanı Putin’i Paris’te Versay Sarayı’ında ağırladı. Diyalog sinyalini verdi. Daha sonra 14 Temmuz Fransız ulusal bayramında ABD Başkanı Trump’ı kabul etti. Avrupa liderlerinin Erdoğan ile mesafe oluşturduğu bir dönemde, bunun doğru olmadığını ifade ederek Ocak ayında Erdoğan’ı sarayında ağırladı. Geçtiğimiz hafta ise bu kez Macron Kuzey Suriye yönetimini sarayında ağırladı. Son aylarda gelişen tüm bu trafiğine bakıldığında Macron’un iktidara geldiği günden itibaren yaptığı tüm önemli görüşmeler kendi içerisinde büyük krizlere yol açacak, dönemin kaos ruhuna uygun bir sistematik de gidiyor. 


Suriye’de aktör olma hayali

Fransa, 2000 yılların başına kadar Suriye’de ektin bir pazar payına sahipti. Fransa, bu eski etkinlik alanını zaman içerisinde Rusya ve Çin’e kaptırdı. Şöyle bir geriye doğru gidildiğinde Suriye’de ilk çetelerin harekete geçtiği dönemde, Suriye’de savaşın başlangıcı diyebileceğimiz süreçte Fransa’nın alttan alta bölgedeki çeteleri Türkiye ile birlikte silahlandırdığını hatırlamakta fayda var. O dönem Fransa’nın nakaratı ”Türkiye bizim stratejik ortağımızdır. Bölgedeki gelişmeler konusunda birlikte hareket etmemiz gerekiyor” şeklindeydi. Fransa’nın da Suriye’de derinleşen kaosu inşa edenler arasında yer alırken  hesaplayamadığı gerçek ise, o kaosun onu kendi evinde vurmaya başlama olasılığıydı!


Kaos Fransa’yı evinde vurdu

Fransız gizli servisleri özellikle kullandıkları Arap kökenli gençleri Suriye’de muhalif olarak adlandırdığı gruplara dahil ederken, kendi ülkesinde cihat adıyla DAİŞ, El Kaide çoktan geniş bir zemin bulmuştu. İlk yıllarda resmi rakamlara göre beş yüzün üzerinde genç çetelere katılmak için Suriye’ye geçiş yapmıştı. Bu geçiş noktası Türkiye iken, Suriye’ye gidip geri gelenlerin sayısı da azımsanmayacak bir boyut almıştı. İlk olarak 7 Ocak 2015 tarihinde Charlie Hebdo saldırısı gerçekleşti. Saldırıyı El Kaide üstlenmişti. Söz konusu saldırı daha çok derginin çizimleri ve yarattığı etki etrafında görülürken, ülkedeki radikal İslam adına hareket eden çete örgütlenmeler bu saldırı sonrası dahi ülke gündemine girmedi. Ta ki 13 Kasım 2015 tarihinde  Paris’te eş zamanlı olarak kafeler, konser salonu ve spor sahası saldırısı gerçekleşene kadar, Fransa’da DAİŞ terörü bütünüyle anlaşılamamıştı. Fransa’da bu tarihten itibaren yeni bir dönem başladı diyebiliriz.


OHAL sürecine girildi 

Paris’te 130’dan fazla kişinin öldüğü saldırıların düzenlendiği 13 Kasım 2015 tarihinde ilan edilen OHAL’in içerdiği çok sayıda düzenlemeyle ülkenin güvenlik konsepti bütünüyle değişirken, 1 Kasım 2017 tarihinde OHAL kapsamının yasalaşmasıyla yürürlüğe giren terörle mücadele yasasına eklenmesi ülkede sürekli OHAL sürecine geçildi.

2015’te başkent Paris’te düzenlenen terör saldırıları üzerine ilan edilen olağanüstü hal süresince, 4 bin 469 adrese baskın düzenlendi, bu baskınlarda 78’i ağır olmak üzere 625 silah ele geçirildi. OHAL sırasında 92 kişinin hayatına mal olan 5 ve geçtiğimiz Mart ayında yaşanan yeni saldırıyla toplamda 6 terör saldırısı düzenlendi. Yaşanan saldırılar dışında çok büyük sonuçlara yol açma olasılığı olan 13 saldırı girişiminin engellendiği ve 32 saldırı hazırlığının plan aşamasında önlendiği belirtildi.


Fransa hala tehdit altında 

İçişleri Bakanlığı’nın geçtiğimiz Kasım ayında yaptığı açıklamaya göre, terörle mücadele uygulamaları çerçevesinde 754 kişi hakkında ev hapsi kararı alındığı, 19 ibadethanenin kapatıldığını ve ülke genelinde 25 bin kişinin devlet güvenliği açısından radikal İslamcı örgütlerle bağlantı içerisinde olması nedeniyle  tehdit oluşturduğu şüphesiyle fişlendiği ifade edildi. İç güvenlik konusunda yapılan harcama oranının iki katına çıktığı, binlerce yeni asker ve polisin işe alındığı, kamu ve özel sektörde arama, izleme sistemlerinin bütünüyle yenilendiği  bu son iki yılın bu bilançosuna karşın Fransa sürekli tehdit altında olmaya devam ediyor.  


Fransa diğer güçlerin gölgesinde kaldı

Fransa’nın yaşanan bütün bu gelişmelerden sonra Suriye ve Ortadoğu’da etkinlik oluşturma amacına yeni bir amaç daha eklendi. ”Terörü kaynağında hapsetme ve orada yok etmek gerekiyor” diyen Fransa, bu anlamda da bölgede etkin olmaya çalıştı. Bu iki yönlü Suriye’deki kriz konusunda etkinlik sahası oluşturmaya çalışan bir Fransa karşımızda duruyor olsa da,  Fransa tüm girişimlerine karşın bölgede birincil aktör olmayı başaramadı. Örneğin; DAİŞ saldırılarının ardından Fransa yeniden harekete geçip önce Irak daha sonra Suriye’de Koalisyon güçleriyle birlikte askeri güç konumlandırdı ve ardından çeşitli hava operasyonlarına dahil oldu. Bu süreçte özellikle Kobanê’den sonra bölgede Fransa, Rojava yönetimi ve YPG-YPJ güçleriyle DAİŞ‘e karşı ortak mücadele noktasında yol alırken, YPJ ve PYD yöneticilerini iki kez Fransa Cumhurbaşkanlığı düzeyinde kabul etti. DAİŞ’e karşı etkin mücadele derken, Fransa Koalisyon içerisinde hep diğer güçlerin gölgesinde bir pozisyonda kaldı. Bu nedenle Fransız askeri kanadının da rahatsızlıkları olduğu kimi zaman uzmanların değerlendirmelerine yansıyordu. Özellikle iktidar değişimi sonrasında Fransa’nın nasıl bir tutum izleyeceği merak konusuydu. 


Etkinlik sahası krizi!

İktidar değişimi sonrasında özellikle askeri harcamalar konusunda bütçe krizi olarak yansıyan aslında DAİŞ‘e karşı mücadele ve askeri konumlanma konusunda asker ve Macron iktidarı arasında çıkan çatlak, aynı gün Trump ziyareti, diğer taraftan Fransa genelkurmayının istifası bileşkesini oluşturdu. Bu istifa aslında Fransa’nın Ortadoğu ve Afrika’da geliştiremediği etkinlik sahası krizinin dışa vurumuydu. 

Fransa’da dış siyaset krizinin sonuçları Mart ayında daha görünür hale geldi. Britanya Başbakanı Theresa May eski Britanya casusu Sergey Skripal’ın gizemli zehirlenmesinin ardından Rusya ile ilişkileri kesmeye yönelirken, Fransa’da  savaş politikası üzerine bir tartışma patlak verdi. 

Bu aşamada Mart ayında Fransa Başkanı Emmanuel Macron’un zorunlu askerlik talebi Fransa’nın daha farklı bir yol izleyeceğinin işaretiydi. Söz konusu durum, ‘Zorunlu olarak askere alınmış gençlerden oluşan büyük orduların sevk edileceği savaşların koşullarını yaratmaya çalışan bir Fransa ile mi karşılaşacağız’ sorusunu akla getiriyor. 

May’in tehditlerinin gösterdiği gibi, olaylar yalnızca Ortadoğu’da savaşa değil ama aynı zamanda nükleer silahlı bir rakiple, Rusya ile bir çatışmaya doğru hazırlık yapılmak istendiğine işaret ediyor. Macron’un zorunlu askerlik açıklamasına savaş senaryoları eşlik etti. Fransa’daki tartışma, May’in Skripal olayının gerçekliği ya da içeriğinden çok savaş senaryoları üzerine kaydı. Özellikle, Rusya’yı, Türkiye’yi ve Suriye’yi hedef alan askeri bir tırmanış olasılıkları gündem oldu. 


Hollande yeniden sahnede

Fransa’nın özellikle Suriye’de yeni bir yol almaya çalışacağına bu ilk işaretti. Devamında, geçtiğimiz yıl halk arasında rağbet görmediği için seçimlere yeniden katılmama kararı almasının ardından devlet işlerinden çekilmiş olan Hollande, Le Monde gazetesine verdiği röportajla yeniden sahneye çıktı. Hollande aslında kendisi adına konuşmuyordu, Fransa sermayesinin bir kanadının sürece dair fikirlerini dile getiriyordu. Hollande, Rusya’nın Türkiye ve Suriye ile bağları hakkında uyarıda bulunarak, “Rusya yıllardır silahlanıyor ve o tehdit ediyorsa, onun da tehdit edilmesi gerekir. Moskova, Ankara’nın Suriye’deki Kürt müttefiklerimizi bombalamasına izin vererek, aynı zamanda NATO’yu bölmeye çalışıyor. Daha bir yıl önce, Vladimir Putin, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için yeterince sert sözcükler bulamıyordu. Şimdi, bu iki ülke Suriye’nin bölünmesi konusunda anlaşmış durumdalar” diyordu.  


Hollande’dan Macron’a eleştiri

Hollande, tehlikede olanın yalnızca Suriye değil ama dünya düzeni ve Fransa’nın onun içindeki yeri olduğunu açık bir dille vurguluyordu: “Mesele, Beşar Esad’a nasıl yanıt verileceğinden çok, Vladimir Putin’e nasıl tepki gösterileceğidir… Batı, tehlikenin gerçek boyutunun farkına varmak zorunda.”

Üstü örtülü olarak Macron’un Putin ile diyalog çağrılarına gönderme yapan Hollande, “Putin ile konuşma”nın “onun çıkarlarını engelsiz biçimde ilerletmesine izin verilmesi” anlamına gelmemesi gerektiğini; Trump öngörülemez olduğu için “harekete geçme”nin “Fransa’ya, Avrupa’ya, NATO’ya düştüğünü” belirtiyordu.

Hollande aslında, Rusya’nın ötesinde, Suriye’de Guta ile Efrîn’de Suriye ve Türk uçaklarına karşı uçuşa yasak bölgeler uygulanması çağrısı yaptı. Hollande, “Türkiye ne tür bir müttefik ki kendi müttefiklerine karşı hava saldırıları düzenliyor?” diye sordu. O, Macron’u hedef alarak, “Eğer ben koalisyonumuz bağlamında Kürtleri desteklediysem, bu onları mevcut durumlarında terk etmek için değildi. Eğer ben Beşar Esad yönetimine karşı çok sert idiysem ki sürekli serttim, bu onun siyasi muhalefeti ortadan kaldırması ve kendi halkını katletmesi için değildi” diye seslendi.


İç homurtular arttı

Macron “Açık olmamız gerekiyor. Fransa, Suriye’de karada askeri müdahalede bulunmayacak. Bunu son derece kesin olarak söylüyorum. Bugün bize ders veren kimilerinin aynı kararları almış olduğunu düşünüyorum” diyerek, Hollande’ın adını anmadan, ona 2013’te tek başına girişmediği kara savaşı çağrısını hatırlatılarak yanıt verdi. Hollande tarafından eleştirilen Macron, kısa süre içinde, kendi kabinesi içinde yükselen homurtularla karşılaştı. Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, Türkiye’nin Efrîn müdahalesini eleştirdi: “İslam Devleti’ne karşı mücadele bizim askeri müdahalemizin başlıca nedenidir. Bu ulusal güvenlik önceliğidir ve biz, oradaki Türk tavrının, nihayetinde, Suriye’de geriye kalan DAİŞ güçleri üzerindeki baskıyı zayıflatacağından kaygılıyız.” 


Fransa’da yeni dış siyaset arayışı

Söz konusu bakanın açıklaması Macron partisinin bir kesiminin görüşüydü ve hükümetin harekete geçmesini talep ediyorlardı. Ardından Fransa’nın eski sağcı Başbakanı Jean-Pierre Raffarin ve birçok siyasi aktörün dahil olduğu bir tartışma süreci başladı. Söz konusu tartışmaların Fransız egemen sınıflar arasındaki görüş ayrılıklarını ifade ediyordu. 

Birincisi kesim; Macron’un AB’ye önderlik eden bir Alman-Fransız ekseni planının Britanya ve ABD gibi müttefikleri düşman ettiğinden kaygılı kesimlerinin düşüncelerini yansıtıyordu. Macron ve çevresindekiler ise, ABD’nin Rusya’ya yönelik, doğu Ukrayna’daki Rusya destekli güçlere saldırmak için Ukraynalı milisleri silahlandırma tehdidi gibi politikalarının son derece tehlikeli olduğunu ve AB’nin bağımsız askeri eyleme geçebilme kapasitesine sahip olması gerektiğini düşünenler adına konuşuyordu. Bütün bu tartışmalar bütünüyle noktalanmaz iken Fransa’nın yeni bir dış siyasete doğru açıldığını ve bu anlamda belli kararlar aldığını ifade edebiliriz. 

Gelinen aşamada Fransa dış siyasette daha etkin bir rol oynamak için sahnede yerini almaya çalışırken, karşılıklı diplomatların gönderildiği, konsoloslukların kapatıldığı ABD ve Rusya arasında uçlaşan krizde ABD kanadından yana tutum ortaya koydu. Ardından Trump ile  yapılan görüşmede, ”Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi” gündeme geldi. Derken Erdoğan ile Macron arasındaki telefon trafiği bunu izledi. Aslında söz konusu trafikte, Ankara’nın Kuzey Suriye yönetimini Elysee’de görüşüleceğinden haberi vardı. Erdoğan’ın ”Macron aradı. Baktım garip garip açıklamalar” diye tabir ettiği görüşmede tam da Elysee’nin yapacağı görüşme konuşuluyordu. 


Ankara için sürpriz değildi

Ankara için ortada bir sürpriz yoktu. Fransa, Efrîn konusunda sessiz bir yol izlese de, Türkiye’nin bölgede daha fazla ilerlemesinden endişeli. Bu anlamda, Efrin saldırısının başından itibaren Türkiye ile olan ticari kaygısını da bir tarafa atmadan (bu anlamda sürekli diyalog yolunu açık tutan bir hat), Türkiye’nin Suriye sahasında daha fazla ilerlememesi için bir dizi diplomatik trafik yürüttü. BM Güvenlik Konseyi’ni topladı, AB içerisinde bu anlamda görüşmeler yürüttü. Bütün bunlar elbette Fransa’nın bölgede Kürtlere büyük roller yüklediğinden değildi ama özellikle Efrîn ile birlikte Fransa’nın Suriye’nin kuzeydoğusunda DAİŞ’in faaliyetlerinde yeniden canlanma gördüğünü ve DAİŞ’e karşı QSD ile birlikte mücadele etmeye devam etmesi gerektiğinin farkında. 

Elysee’den yapılan açıklamada, ”Fransa, Suriye’nin kuzeyinde uluslararası koalisyonun dışında sahada herhangi bir yeni askeri operasyon öngörmüyor’’ denilse de yine Elysee kaynaklı basına yansıyan açıklamalarda şu ifadeler kullanılıyor:   ”Ancak Cumhurbaşkanı, DAİŞ’e karşı hedeflerimize ulaşmak için askeri müdahalemizi güçlendirecek bir ana ihtiyacımız olduğunu hissederse o zaman bunu yapmamız gerekir, ama şu an var olan çerçeve içinde kalacaktır!” Bu açıklamaların devamında, Fransa’nın bölgeye özellikle Minbic’e yeni askeri takviye yaptığı basına yansıdı. Söz konusu askeri takviyenin de ABD ile anlaşmalı olarak yapıldığı ifade ediliyor. 


Türkiye’ye net mesaj: Dur

Bütün bu gelişmeler,  Türkiye’nin Minbic’e yönelik herhangi bir askeri operasyonunun Fransa açısından ”kabul edilemez” olduğu ve Türkiye’nin Efrin ile başlatmış olduğu işgal hareketine ”durması” önünde mesaj içerdiği açık! Bu siyasi gelişmeler yaşanırken, Fransa her fırsatta ‘Suriye iç savaşına çözüm noktasında Türkiye önemli bir ortaktır’ vurgusu yapmaktan geri durmayarak, Türkiye’nin de gönlünü okşamak için ‘PKK’ye karşıyız’ diyerek, Suriye’deki Kürt güçleriyle PKK’nin aynı şey olmadığını vurguluyor. Bu iki yönlü niyetleri ortaya koyuyor; birincisi Fransa ‘QSD ile bölgede hareket edeceğini’ kesin bir dille anlatırken, diğer taraftan Türkiye’ye ‘PKK sorunu senin kırmızı çizgin ve ben o çizgiye karışmayacağım’ mesajı veriyor. İkincisi ise bölgedeki bütün aktörlerin bugün DAİŞ ile etkin mücadelesinden kaynaklı bölgede birlikte hareket etmek istedikleri QSD’nin politik çizgisinden duydukları rahatsızlığı işaret ediyor. İdeolojik ve siyasal olarak kimliksiz bir Rojava hayallerinin halen devam ettiği ama bunun güncel müdahale alanı olmadığı ve bu amacın zamana yayılmak istendiğini görüyoruz. 


Fransa rol almak istiyor

Söz konusu görüşmenin Macron ve Elysee Sarayı açısından en önemli noktası ise Fransa’nın geçmişte olduğu gibi uluslararası alanda yeniden güçlü bir aktör konumuna getirme arayışında, özellikle Kuzey Suriye Yönetimi’nin bulunduğu sahanın geleceği konusunda rol oynama isteği. Elysee’nin açıklamasında “siyasi bir çözüm” yoluyla “kapsayıcı ve dengeli bir yönetim şekli çerçevesinde özellikle Suriye’nin kuzeydoğusundaki güvenlik bölgesinin istikrara kavuşması” hedefi vurgulanmıştı. Bu açıklamadaki ”özellikle Suriye’nin kuzeydoğu bölgesi” ifadesinde Irak’a kadar uzanan ve QSD’nin denetiminden  elinde olan bölgeden bahsediliyor. Bu anlamda Fransa, Ortadoğu’da ve Fransa’nın eski nüfuz bölgesi Suriye’de daha kuvvetli bir profil ortaya koymaya çalıştığını görüyoruz. Fransa bu çerçevede Kürtlerle bölgede hareket etmeye devam edeceği konusunda başta Türkiye ve asıl olarak da Rusya’ya mesajını verirken, diğer taraftan hem siyasi kanat hem de  kendi kamuoyundan gelen Efrîn’deki Kürtlere sahip çıkmadığı yolundaki eleştirilere de tepkisiz kalmamış oluyor.

Fransa’nın atmış olduğu bu yeni adımın, elbet önümüzdeki günlerde nasıl bir noktaya evrileceği, bölgesel güçler arasındaki pazarlıklar ve güçler dengesine göre şekil alacak. Ama önümüzdeki günlerdeki gelişmelerle birlikte Türkiye ile Fransa ve diğer bölgesel aktörler arasındaki asıl çekişme, muhtemeldir ki karşımıza bu bölgede yaşayan Kuzey Suriye Yönetimi’nin sahip olacağı statünün niteliği üzerine çıkacaktır!


783

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA