Toplumsal dokusunda tarihini koruyan bir kent: EFRÎN

Efrîn başta olmak üzere Rojava Kürdistanı‘nın birçok yerinde tarih, pozitivist bilim anlayışında olduğu gibi olmuş bitmiş bir olgu olarak ele alınmıyor. Şimdi, an’da devam ediyor.

07 Mart 2018 Çarşamba | Dizi

NAGİHAN AKARSEL


Efrîn’de tarih yaşanıp bitmiş bir olgu değil; çok canlı. Tarihin an olduğunu anlamak zor değil Efrîn de… Her köyün, her ağacın, suyun, taşın, herşeyin bir hikayesi var. Eyn Dara’da bulunan İştar heykelleri ana tanrıça kültürüne işaret ediyor mesela... Eyn Dara’nın yanıbaşında bulunan Stêrk Tepesi ve biraz ilerisinde olan Stêrk köyünün sakinleri, İştar kültürünün koruyucuları olarak kendini görüyor ya da. Ve bu bilinci çocuklarına aşılıyor. Biraz Efrîn’de kalan ve Efrîn’in bu dokusuna dokunmayı başaran herkes bilir ki Efrîn de bu söylemlerin mutlaka tarihsel ve toplumsal arka planı var. 

Bu belleğe dokunmanın yöntemi ise tarihsel toplumsal dokuyu birlikte anlamaya çalışma ile bağlantılı aslında… 

Jineoloji Araştırma Merkezi’nin bir üyesi olarak gittiğim Efrîn’in her köyünde, her tarihi mekanında, her suyunun başında bu gerçeğin izini sürdüm. Maratê köyü başta olmak üzere her bir köyde saklı olan hakikati bu yöntemle anlamaya çalıştım. 



Her hikaye bir belleği saklıyor

Efrîn’in belleğinde yer edinen hikayelerin birer efsaneden ibaret olmadığını oradaki sözlü kültür verilerine, çıkan tarihi eserlere dayanarak anlamaya çalıştım. Sahiden de Efrîn Maratê, Şeytana, Qibale, Stêrk, Zehra, Sarya, Dimilî, Sêmelka, Fafertinê, Beradê başta olmak üzere 365 köyünde bir hikayeyi, bir belleği saklıyordu. Çiyayê Lelûn’da olan ve 40 antik köy olarak anılan köylerin Hurri, Mitani, Roma, Bizans’a dair izler dahil olmak üzere neolitik kültüre dair taşıdığı izler de araştırılmayı bekleyen dokuya işaret ediyordu. 



Şiyar’ın müzesi

Maratê köyüne de geçen yıl tam da bu vakitlerde gittim. Efrîn’in her köyü gibi Maratê’nin de bir hikayesi vardı. Kuşaktan kuşağa aktarılan, sözlü kültür ile korunan… Neolitik tekniklerin belleğini tutan insanlarının yanısıra Lawazantiya’lı (Elbistan) Puduhepa başta olmak üzere tanrıçanın direngen damarlarını temsil eden kraliçelere beşiklik ettiğine dair söylemler de dikkat çekiyordu. Takriben 27-28 yaşlarında olan Şiyar Maratê de bu dokuyu tanıyan bir Efrînli… Şiyar nerede bir tarihi eser görse onu hemen getirip evinin çatı katında yaptığı müzede saklıyor. Kimi zamanda bizim gibi konuklarına sergiliyor. Destar, kirkit, pêj başta olmak üzere onlarca tekniği, neolitik teknik olduğu bilinciyle saklıyor mesela. Ve bunu yapmaktan gurur duyuyor. İnsanın adeta ‘Tanrıça’nın vefalı çocuğu‘ diyesi geliyor. 

Marate başta olmak üzere Efrîn’in her bir köyünde bulduğu neolitik teknikleri evinin çatı katında koruyan Şiyar, “Ahlaki politik topluma dönüş için tarihini tanıma” adıyla bir sergi de açmıştı. O zaman tanıştım kendisiyle. Bu ilgisinin nereden geldiğini sorduğumda ise çocukluğunda babaannesinin nerede bir neolitik teknik görse sakladığını söyledi. “Herkes sandığında şeker, üzüm, kuru dut ya da incir saklardı. Ama benim babaannem bunları saklardı” dedi. Her arkadaşı gibi babaannesinin sandığını gizli bir şekilde açmayı başardığında bunlarla karşılaşmak onda bir tepkiden ziyade meraka neden oluyor ve büyük bir zevkle o günden bugüne onları toplamaya ve saklamaya başladığını anlattı. 


Mar ve Atê

Köylerinin ismini anlatan Şiyar, Maratê isminin Mar ile Atê kelimelerinin birleşiminden geldiğini söyledi. Mar ile başlayan bütün kentlerin özel olarak incelenmesi gerektiğine dair bir veriye ulaşmıştık. Bu da kendi başına bir başka yazının konusu elbette. ‘Atê‘ kelimesi ise Güneybatı Kürtlerinde, bunun içinde Orta Anadolu’ya sürgün edilen Kürtlerde vardı; ‘anne‘ anlamına gelmekteydi. Atê’yi araştırdığımızda Malatya, Adıyaman, Maraş yörelerinde anne için kullanılan bu sözcüğün aynı zamanda tanrıça kültürünü temsil ettiğini öğrenecektik. 



Uygarlığa yön veren kraliçe

Şiyar, Maratê’de çıkan bir heykelden de bahsetmiş ve bu heykelin hangi döneme ait olduğunu bilmese de bu konuda çeşitli anlatımların olduğunu söylemişti. Bu söylemlerin ne olduğunu sorduğumuzda ise heykelin kime ait olduğunu bilmediğini ama milattan önce burada hayat bulmuş bir uygarlığa yön veren bir kadına ait olabileceğini ifade etmişti. O topraklarda milattan hemen önce yaşamış en belirgin karakter ise barışseverliği, arşivciliği ve kütüphaneciliği geliştiren, yine mührü ile herkese umut veren Puduhepa idi. Bahsettiği uygarlık ise Kizzuwatna Uygarlığı ve ona bağlı olma ihtimali yüksek olan M.Ö 13. yüzyılda yaşamış Lawazantiyalı Puduhepa olabilirdi. 


Tanrıçanın direngen damarları

Bu heykelin nerede olduğu ise bir soru işareti olarak belleğimizde kaldı. Aylar sonra tesadüfen de olsa bu heykeli gördüğümüzde yaşadığımız mutluluk ayrıca yazılmayı bekleyen bir konu elbette. Heykelin üstündeki desenler, çivi yazısı, tanrıçanın oturma biçimi, giyim kuşamı ile bu topraklarda temsilini bulan ve jineolojinin tanrıçanın direngen damarları olarak adlandırdığı bu kraliçelere ait olma ihtimali çok yüksekti. Araştırılması için verilerini paylaştığımız bu heykelin arkeolojik anlamda kime ait olduğu ortaya çıkmamış olsa da henüz, toplumsal olarak Puduhepa olabileceği dilden dile aktarılan bir bilgi esasında. 

Tek bildiğimiz; birinci kadın devrimi olan neolitik devrimin yaşandığı Rojava Kürdistanı başta olmak üzere Mezopotamya’nın tamamında anlaşılmayı bekleyen çok güçlü bir tarihsel dokunun olduğu. Arkeolojik anlamda Efrîn’de bulunan Eyn Dara Tapınağı, Cindîresê Tepesi ve Şikefta Du Derî‘de yapılan araştırmalar da bunu destekleyen bir niteliğe sahip. Özellikle İştar kültürüne dair bulunan veriler toplumsallaşmanın ilk adımlarından birinin burada atıldığını çok net gösteriyor. 


Oryantalist yorum mücadele gerekçesi

Bazı kentlerin coğrafik, tarihsel ve toplumsal anlamda bu uygarlıkların izini taşıdığını Kubaba (Kobanê), Zenubya (Palmira), Atargatis (Minbiç), Puduhepa şahsında görüyoruz. Bütün bulunan verilerin Avrupa’ya taşınmış olması ve o verilerin yaşayan toplumsallıktan ayrı oryantalist bir bakış açısıyla ele alınması ise bir mücadele gerekçemiz esasında. Serêkaniyê Til Xelef‘te bulunan veriler de dahil olmak üzere herşeyin erkek egemen sistem tarafından yorumlanması, “Tarihte bugüne kadar olan herşeyi tersinden okumak ve yeniden yorumlamak gerekiyor” diyen Abdullah Öcalan’ın tespitinin acilen ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor. 



Gelinin taşa dönüşme hikayesi

Efrîn’in her yerinde canlı tarihin izleri bu anlamda güçlü veriler sunuyor. Raco’da Kevirê Buke çok eşli evliliği savunan erkeğe karşı isyan eden gelinin taşa dönüşme dileğini anlatıyor. Bu hikaye Hz. Fatma ile Hz. Ali arasında yaşanan bir diyaloğa dayandırılıyor. Boşanmak isteyen Hz. Ali’ye karşı Hz. Fatma’nın, “Ben gördüm, düşmanım görmesin” dediğini ve taşa dönüştüğünü anlatıyor. Ya da evlenmek istemeyen kadınların taşa dönüşme hikayesi şeklinde anlatımlara da rastlanıyor. 


Kayalara işlenmiş kadın tasviri

Hasandêra’da Şikefta Qîzika, Geliyê Qîzîka ve Qaleya Qîzika’nın koruduğu hakikat anlaşılmayı bekliyor. Burada kayalara işlenen kadın tasvirinin hikayesi ise kuşaktan kuşağa kutsal bir bilgi olarak aktarılan ama açıklanmak için hala zamanı gelmemiş bir bilgi olarak duruyor. 


Tarih an’da devam ediyor

Evet, Efrîn başta olmak üzere Rojava Kürdistanı‘nın birçok yerinde tarih, pozitivist bilim anlayışında olduğu gibi olmuş bitmiş bir olgu olarak ele alınmıyor. Şimdi, an’da devam ediyor. Efrîn’in her karış toprağında neolitik toplumun izlerine rastlanıyor. Her bir insanında bunun mutluluğu yansıyor. Xwebûn (kendin olma) bilincini insana aşılayan bir diyalektiğe sahip Efrîn… Şimdi dünyanın en büyük ikinci ordusuna karşı olan direnişini de bu tarihsel, toplumsal dokusundan alıyor. Çağın direnişine öncülük eden Avesta Xabur, Barîn Kobanê ve Amargî Çiya şahsında ortaya çıkan gerçek ise direnişin manifestosu olarak bu tarihsel ve toplumsal dokunun tüm dünyanın umudu olmasının şifrelerini ortaya koyuyor. 8 Mart 2018’in Efrîn direnişi ile anlam bulması da 21. yüzyılın kadın yüzyılı olduğu yönündeki Abdullah Öcalan’ın özgürlük tezlerinin yaşam bulduğunu ifade ediyor.


594

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA