Çocuğun gelişiminde anadil

Çocukların anadilini öğrenmesinde aile belirleyici bir rol oynar. Bir çocuğun çok dilli büyütülmesi mümkün. Birden fazla dilin olduğu ortamlarda anne ve baba çocuklarıyla hangi dili konuşacaklarına karar vermeli. Dilin öğrenilmesinde tutarlılık esastır.

28 Şubat 2018 Çarşamba | PolitikART

Günay DARICI


”Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

 Ludwig Wittgenstein (1889-1951)


Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Genel Kurulu, 1999 yılında aldığı bir kararla 21 Şubat gününü, ‘Uluslararası Anadili Günü’ olarak kabul etmiş ve ilk kez 2000 yılında, dünya çapında kültürel çeşitliliği ve çok dilliliği desteklemek amacıyla ‘Dünya Anadili Günü’ kutlanmaya başlamıştır.

Anadil ile ilgili konuya geçmeden önce dil ile ilgili birkaç genel belirlemeyi tekrarlamakta yarar görüyorum.

Dil, ulusu meydana getiren fertlerin en önemli ortak yanını ifade eder. Bu nedenle ulusun tanımı yapılırken kullanılan en önemli kıstastır. Dil, kültür ve ülke birliğini kuran temel faktörlerden biridir. Her topluluk diliyle konuşur, gelenek ve göreneklerini onunla devam ettirir. Ortak kültürün oluşmasında en önemli rolü üstlenir.

İnsanlar dilleri aracılığıyla düşüncelerini, duygularını, edindikleri kültürü kendilerinden sonraki nesillere sözlü ve yazılı olarak aktarır. Bu açıdan bakıldığında dil, insanın yaşamsal bir gereksinimidir. Dil, sadece bir sesler topluluğu, düşünce, duygu bildiren araç yığını da değildir. Topluluğun kültürü, ahlakı, hukukunu da kapsamına aldığı gibi, uygarlığın da temelidir.

30 Alman ve 30 Fransız yeni doğan çocuk üzerindeki araştırmayı yapan B. Mampe (2009) göre, çocukların ağlama melodisi ile anadillerinin melodisi aynıdır. 

Amerikalı araştırmacı Christine Moon’un emzik emen bebekler üzerinde yaptığı araştırmaya göre de bebekler kendi anadilini ve yabancı dili duyduklarında değişik reaksiyon gösterebiliyor. Buna göre, çocukların yabancı bir dili duyunca daha çok emzik emdiği, kendi anadillerini duyunca ise daha az emzik emdiği belirlendi. (Quelle: C.Moon 2013 Language experienced in utero affects vowel perception after birth: a two-country study)  

Çocuk anadilini hiçbir dilbilgisi kuralı olmaksızın otomatik olarak edinir. Daha geniş bir tanımla, bir insanın hiçbir eğitime tabi tutulmaksızın ailesi, çevresi ve toplumu aracılığı ile öğrendiği dil, anadil olarak tanımlanmaktadır.


Dili edinme teorileri

Dilbilimciler, dil edinmede iki çeşit öğrenme formundan bahseder. Birincisi yönlendirilme iken, diğeri yönlendirilerek edinmedir. Birinci grupta çocuk bulunduğu aile, kişi ve çevrenin dilini herhangi bir metot olmaksızın öğrenir. Böylece diyebiliriz ki bu form, anadil formudur. İkincisinde ise öğreten bir kişi, çeşitli öğretme teknikleri ve materyalleri kullanılmaktadır. İster anadil (ilk öğrenilen) isterse sonradan öğrenilen ikinci, üçüncü diller olsun, hepsi çeşitli teoriler ve dili edinme prosesleriyle anlatılmaya çalışılmıştır. 

Bu alanda ilk teori, davranışsal alanda psikoloj olan Burrhus Frederic Skinner’ındır (Bihevyorist-davranışcılık teorisi). Skinner, dil ediminin tamamen çevresel faktörlere ait olduğunu, ceza veya ödüllerle çocuğa bu yetinin kazandırıldığını savunuyor. ‘Edimsel koşullanma’ olarak tanımladığı teorisinde, dış faktörlerin çocuğun üzerindeki büyük gücünden bahsediyor.

Büyük çoğunluğumuzun politik aktivist kimliğiyle tanıdığı aynı zamanda ünlü bir dilbilimci olan Noam Chomsky ise bu teoriyi yıkıyor (Chomsky, 1959) ve yıllarca tartışılacak bir teori ile dil bilimine katkıda bulunuyor. Chomsky’e göre, dili edinme çocuğa sonradan verilen bir şey değildir. Çocuk bu yetiyle doğar ve içinde sosyalleştiği toplumun dilini veya dillerini öğrenir. Bu kurama göre, insanlar doğuştan dil yeteneğine sahiptir. Doğuştan gelen mekanizma, çocuğun çevresinde konuşulan dili içselleştirmesini, kurallarını anlayarak öğrenmesini ve daha sonra da uygun dilbilgisi kuralları ile konuşmasını sağlar. Dil kurallarını kavrama ve kullanmayı mümkün kılan bu mekanizma sayesinde tüm çocuklar aynı aşamalardan geçerek, biyolojik olarak belli bir olgunluk düzeyine geldiklerinde, tıpkı yürümeyi öğrenmek gibi, konuşmayı da öğrenirler. Chomsky, dili üreten ve yaratıcı hale getiren zihinsel süreçlerin varlığının dilin nasıl kazanıldığından daha önemli olduğunu savunur. Bu kurama göre, davranışçı ve sosyal öğrenmeci yaklaşımlarda önemli olan çevre çocuğun dil öğrenip öğrenmeyeceğini değil, hangi dili öğreneceğini belirler.

Alfred Adler’in Individual Psikoloji kuramına göre ise dil sosyal bir ortamda oluşur. Birlikte yaşamaktan kaynaklanır. Tek bir kişi için dil önemli değildir. İnsanlarla beraber yaşadığın için dil önemlidir.

Dili öğrenemeyen insanlar sosyal ilişkiye de giremiyor. Demek ki dil, birlikte yaşamanın önemli nedenlerinden biridir yani sosyal bir olgudur.

Bilişsel gelişim kuramının kurucusu biyolog ve psikolog olan Jean Piagete’e göre de dil edinmenin temelinde bilişsel yetenekler vardır. Bilişsel yetenekler doğuştan değil, sonradan kazanılır.

Biliş, zekanın işleyişiyle ilgili, kognitif (cognitive) demektir. Düşünme, öğrenme ve hatırlama süreçlerinin genel adıdır. Bilişsel gelişim ise bireyin anlamasını ve öğrenmesini sağlayan zihinsel faaliyetlerdeki gelişimidir.

İster doğuştan getirilen, ister sonradan edinilen bir yeti olsun, dil insanın düşünsel, sosyal, siyasal ve kültürel yaşamında çok önemli bir yer tutar. Bu nedenle “Bir lisan bir insan”, “Dil düşüncenin dışa vurumudur”, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” gibi tarih boyunca dilin işlevini ortaya koyan önermeler olmuştur.

Konu anadil ya da dil olunca, dilin düşünce ve kültür ilişkisine değinmeden geçmek sanırım haksızlık olur. 


Dil ve düşünce

İnsan düşünen bir varlıktır ve düşünme dil ile olur. Sadece hala tartışma konusu olan, hangisinin diğerini belirlediğidir. Dil mi öncedir yoksa düşünce mi? Yani insan düşündüğü için mi konuşur, yoksa konuştuğu için mi düşünür? Yüzyıllardır tartışılmasına rağmen konuya bilimsel bir netlik getirilememiştir. İster düşünceyle özdeş, ister ondan bağımsız kabul edilsin, dil ve düşünce birbirinden kesinlikle ayrılmaz bir yapıya sahiptir.


Dil ve kültür

Kültür kavramının geniş bir kullanım alanı vardır. Edward Taylor, ‘İlkel Kültür’ adlı kitabında insan davranış ve düşünce sistemlerinin rastgele oluşmadığını, bunların doğal yasalara bağlı olduğunu, bu nedenle de bilimsel olarak incelenebileceğini öne sürmüştür. Taylor’a göre kültür, bir toplumun üyesi olarak insanın kazandığı bilgi, inanç, gelenek, sanatsal faaliyet, hukuk, ahlaki değerler ve diğer yetenek ve alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütündür.

Dil, bu karmaşık yapının çok önemli bir parçasıdır. Dil aracılığıyla kültürel değerler nesilden nesile sözlü veya yazılı aktarılır. 



İki veya çok dillilik

Diaspora’da Kürtlerin anadilleriyle olan sorunlarına geçmeden önce kısaca iki dillilik/çok dillilik konusuna da değinmek gerekir. Çünkü Kürt çocuklar hem kendi ülkelerinde hem de geldikleri ülkelerde en az iki veya üç dilli büyümektedir. 

Yaklaşık olarak dünya nüfusunun yüzde 50’ye yakını ya çok dil konuşuyor veya çok dilli bir ortamda yaşıyor. (Schneider)

Yüzyıllardır ‘iki veya çok dillilik’ bilim insanları, dil bilimciler, psikologlar ve sosyologların ilgi alanına girmiştir. Son 50 yıldır daha fazla bilim insanı ve halkın bu konuya olan ilgisi artmıştır. Bir dilin öğrenilmesinde yaş, bulunulan ortam biyolojik ve ruhsal sağlık önemli rollere sahiptir.


Bilingualizm (iki dillilik) tezlerinin sonuçlarına göre;

* Dört yaşına kadar bir çocuk birden fazla dili aynı anda öğrenebilir. Dört yaşından itibaren bu zorlaşıyor.

* Küçük yaştaki çocuklar büyüklere göre dili daha hızlı öğreniyor.

* Yedi yaşına kadar dil öğrenimi oldukça hızlı bir süreç.

* 12 yaşından itibaren dil öğrenimi aksansız olamıyor.

* Küçük yaşta ikinci bir dili öğrenen çocuk, üçüncü ve dördüncü dili daha kolay öğreniyor.

* Yetişkinler çocuklara göre kelime ve cümle vurgulamalarında daha fazla problem yaşıyor.


Diasporada Kürtler ve anadil

Göç, Kürtlerin yaşamlarında hiç de yabancı olmadıkları bir konu. Kürtler 1900’lü yıllardan günümüze kadar bazen zorunlu, bazen daha iyi koşullara sahip olmak istemelerinden kaynaklı Avrupa ülkelerine göç etmişlerdir. Almanya’ya gelen ilk Kürtler 1920’lerde varlıklı ailelerin çocuklarından oluşuyordu. Bu tarihten sonra Almanya’ya Kürtlerin göçü belirli aralıklarla devam etmiştir. 

1960’larda iş gücüne ihtiyaç duyan Almanya, daha önce İtalya, İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkelere kapılarını açmış ve ardından Türkiye’deki insanlara da göç imkanı tanımıştır. Bu esnada Türkiye’den çok sayıda Kürt, Almanya’ya işçi sıfatıyla göç etmiştir.

1980’lere gelindiğinde İran, Irak ve Türkiye’den Êzidîlerin Almanya’ya yoğun şekilde göçü yaşandı. 1990’larda ise Türkiye’de savaş ve şiddet olaylarından dolayı yüz binlerce Kürt ülkelerini terk edip Almanya’ya sığınmacı olarak gitmiştir. (Wikipedia Almanya’daki Kürtler)

Avrupa ülkeleri içinde Kürt nüfusunun en yoğun olduğu ülke Almanya. Yaklaşık olarak Almanya’da 800 bin ile bir milyon Kürt nüfustan bahsedilmektedir. Ama aynı zamanda Kürtlerin anadillerinin en az destek gördüğü ülkelerden biri de yine Almanya’dır. Şimdiye kadar sadece Bremen ve Nordrhein-Westfalen eyaletlerinde Kürtçe okullarda anadil dersi olarak verilmekteydi.

Diğer göçmen gruplar gibi Kürtler de geldikleri ülkelerde katılımcı oldukları gibi kendi kültürel, sosyal ve siyasal varlıklarını koruma mücadelesi vermişlerdir. Fakat Kürtlerin resmiyette bir ülkelerinin olmayışı, kimliklerinin geldikleri pek çok Avrupa ülkesi tarafından tanınmamış olması, onların Türk, Arap, Fars olarak görülmesine neden olmuştur. Bundan en fazla Kürtçe’nin anadil olarak bulundukları ülkelerde destek görmesi ve okullarda verilmesi olumsuz yönden etkilenmiştir. ”Alman resmi kurumları Türkiye’den gelen herkesi Türk olarak görüyor, böylece dillerini de Kürtçe değil, Türkçe olarak kabul etmektedir. Kürtlerin diline ve kültürüne çok az dikkat edilmektedir.” (Rıza Baran Bilingual und bestens integriert- sagwas.net 27.06.2016)

Berlin’de koalisyon hükümetinin 2016’da kabul ettiği hükümet programında Kürtçe’nin okullarda ikinci veya üçüncü yabancı dil olarak okutulması karar altına alınmıştır. Hükümetin programına rağmen henüz resmi düzenlemeler yapılmamıştır.

Buna rağmen Kürdistanlı Veliler Birliği (Yekmal e.V.) Kasım 2017’den beri Berlin’de bir ilkokulda Kürtçe anadil derslerini vermeye başladı. Bu çalışma Yekmal’in öncülüğünde Kürdistanlı kurumların ortak bir çalışmasıdır. Bu önemli ama yaklaşık 100 bin Kürt insanının olduğu bir şehirde çok küçük bir adım. 

Bunun dışında yine Yekmal tarafından Berlin’de 2014 yılında açılan bir yuva var; Pîya-Wedding. Yuvada çocuklarla Pîya eğitmenlerinin bir kısmı Almanca, bir kısmı da sadece Kürtçe konuşuyor. Çocuklar ‘bir dil bir insan’ prensibi doğrultusunda dil eğitimini almaktadır. Pîya kreşinin en önemli özelliği, iki dilli (Kürtçe ve Almanca) eğitim veren Avrupa’daki ilk kreştir.

İkinci kreş olacak Pîya-Kreuzberg yine Yekmal tarafından bu yılın Mayıs ayında açılacaktır. 


Kürtler için anadilin önemi

Kürtlerin özgür bir ülkelerinin olmaması, pek çok alanda olduğu gibi anadillerini öğrenme alanında da geri kalmalarına neden olmuştur. Büyük oranda, özellikle asimilasyonun yoğun yaşandığı Kürdistan parçalarında neredeyse anadil ile sömürge ulusun dili yer değiştirmiştir. Bu alışkanlık ne yazık ki Avrupa ülkelerindeki aileler için de devam etmektedir. Berlin’de onlarca Kürt ailesi evlerinde Kürtçe konuşmuyor, çocuklarını Kürtçe etkinliklere getirmiyor ve en önemlisi küçük yaştan itibaren çocuğun anadilini ve Almanca’yı öğrenmesini sağlayan kreşe gereken önemi göstermiyor.

Bütün bunlar çocuğun küçük yaştan itibaren anadiliyle olan bağının zayıflaması ve zamanla kopmaya başlaması demektir. Bunun çok ciddi sonuçları olmaktadır. Bunlardan birkaçını kısaca şöyle sıralayabiliriz:

* Çocuk bir yere ait olma duygusunu kaybeder.

* Aile fertlerinin günlük yaşamdaki paylaşımları azalır.

* Çocuğun kendi aile çevresiyle bağı kopar.

* Çocuk, anne-babayı eğitiminde sözü dinlenilen bireyler olarak görmez. Onların söylediklerini önemsemez.

* Çocuk ikinci ve üçüncü dilleri çok zorlanarak öğrenir.

* Anadilini iyi öğrenen çocuklar ikinci ve üçüncü dilleri daha kolay öğreniyor.

* Çocuklarla dilleri karıştırarak konuşmak, onların kafasını karıştırıyor. Dolayısıyla dili öğrenmede gecikmeler meydana geliyor.

* Dilleri öğrenmede motivasyon ve dilin prestiji önemli rol oynuyor.

* Birden fazla dilin olduğu ortamlarda anne ve babanın çocuklarıyla hangi dili konusacakları konusunda kesin bir kararları olmalı.

* Dilin öğrenilmesinde tutarlılık esastır. Bugün Kürtçe, yarın Almanca veya Türkçe konuşmak çocuğun öğrenmesini karıştırır ve zorlaştırır. Bu durum çocuğu yarım dilli yapar.

* Öğretilmek istenen dillerin çeşitli materyallerle desteklenmesi öğrenmeyi güçlendirir. Örneğin o dilde filim izlemek, kitap okumak, o dili konuşan çocuklarla bir araya gelmek gibi.

Çocukların anadilini öğrenmesinde aile belirleyici bir rol oynar. Bir çocuğun çok dilli büyütülmesi mümkün. Kürt ailelerinin bir kısmında aile içerisinde Almanca konuşuluyor. Böylece çocuklarının bu ülkede gelecekte daha iyi okul başarısı sağlayacağı inancı var. Bilimsel veriler ise bunun hiç de düşündüğümüz gibi olmadığını gösteriyor.

Anadil, bir çocuğun anne karnından itibaren duyduğu, ilk iletişimin kurulduğu, kendi ailesi, çevresi ve kültürünü anladığı dildir. Anadilin çocuğun gelişiminde ve özgüveninin güçlenmesinde önemli rol oynadığını unutmayalım. Dil sadece insanların birbirleriyle anlaşması için oluşmamıştır. Dil bir çok şeyi ifade eder: Dilbilimci Harkort, ”Dil, ulusun aynasıdır” der. Karl Marks, ”Dil düşüncenin kendisidir” der ve Konfüçyüs’e göre ”Dil, bir toplumun en önemli değeridir“.

“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” şiarıyla hareket ederek, anadilimize gereken önemi vererek, çocuklarımızın ana dillerini öğrenme motivasyonunu artırmak elimizde.


Kaynaklar:

Grewendorf, Günther. Noam Chomsky Verlag C.H.Beck. München 2006

Schneider, Stefan; Vielerlei Zungen



305

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA