Referandum Güney'deki sistemin iflası oldu

Güney Kürdistan, 25 yıllık tarihinde federe bir oluşumu tamamlamış olsaydı, referandum sürecinde daha olumlu gelişmeler ortaya çıkabilirdi. Siyasi, askeri, ekonomik açıdan çift başlılık aşılamadı. Ekonomik ve idari bölünmüşlüğün yanı sıra her an iflas bayrağını kaldırabilecek bir ekonomiyle referanduma gidildi. Bu durum, referandumla hedeflenen bağımsız bir ulus devleti mümkün kılamadı.

03 Ocak 2018 Çarşamba | PolitikART

Dr. Hüseyin AKDAĞ


Hem Irak hem de Güney Kürdistan açısından 2017, olumlu ve olumsuz gelişmelerin iç içe yaşandığı bir yıl oldu. DAİŞ'in yenilgiye uğratılmasıyla Kürtler, Araplar ve diğer halklar için ortaya çıkan olumlu gelişmeler, Güney Kürdistan Federe Bölgesi yönetiminin 25 Eylül'deki bağımsızlık referandumuyla bir anda tuzla buz oldu. 

Irak ve Güney Kürdistan'da DAİŞ’in askeri olarak bitirilmesi, yeni bir sürecin başlangıcı anlamına gelmekteydi. Bu açıdan Musul operasyonu öncesi yürütülen pazarlıklar ve tartışmalar hem Güney Kürdistan hem de Kürtler açısından çok önemliydi. 

DAİŞ sonrası nasıl bir siyasal sistemin ortaya konulacağı, Kürtlerin statülerinin tam olarak ne olacağı, federal bir yapının konfederal bir yapıya evrilip evrilmeyeceği noktasında 2017 oldukça büyük bir tartışma ortamı sağlıyordu. Hem bölge hem de uluslararası konjonktür buna uygundu. 

Ancak bu imkanlara ve olumlu havaya rağmen referandum ve sonrası gelişmeler tümüyle Kürtlerin aleyhine döndü. Bölgesel, milliyetçi, sömürgeci faşist yapıların güç aldığı, kendilerini toparladığı ve bir bütün olarak Kürtlere saldırdığı objektif durum ortaya çıktı.

DAİŞ’in bitirilmesinde Kürtlerin belirleyici bir rolü vardı. Kürtler, bu  pozisyonlarıyla iyi pazarlıklar yapabilseydi, Anayasa'nın tartışmalı alanları kapsayan 140. maddesi gündeme getirilmiş olsaydı, Musul’un statüsü ve Xaneqîn’den Şengal’e kadar olan tartışmalı alanlar Kürtler açısından büyük  kazanımları birlikte getirecekti.  

Ancak Güney Kürdistan'da egemen siyasi yapılanma ne zihniyet ne de toplumsal örgütlülük bakımından böylesi bir kazanımı sağlayacak kapasitede değildi. Özellikle Musul operasyonunda ciddi hatalar yapıldı. Musul, daha çok dar, ailesel ve partisel çıkarlara kurban edildi.  

Güney Kürdistan siyaseti açısından baktığımızda, hem referandum öncesi, hem referandum süreci hem de referandum sonrasında çok ciddi hataların olduğunu görmek mümkün. Sadece “Referandum yapıldı, hatalar yapıldı ve bu durumlar ortaya çıktı” biçimindeki değerlendirme çok fazla gerçekçi değerlendirme olmaz. 


Çift başlı yönetim

Güney Kürdistan diye tabir ettiğimiz alan, üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen federe anlamda bir oluşum haline gelemedi. Güney’de federe bir oluşum tamamlanmış olsaydı, muhtemelen referandum sürecinde daha olumlu gelişmeler ortaya çıkabilirdi. Güney’de iki idareli yapı, iki başlı askeri güç aşılamadı. İki asayiş, iki politik merkez, yani tüm devlet kurumları olarak tabir edebileceğimiz kurumların hepsi ikili bir durum arzetti. Bölgesel yönetim hükümeti tamamıyla şekilsel kaldı. Ailesel, aşiretsel, partisel çıkarlardan kimse taviz vermedi. Bu durum, referandumla hedeflenen bağımsız bir ulus devleti mümkün kılamadı. Örneğin; Silêmanî ve Duhok, kendini iki ayrı devlet biçiminde organize etti. Askeri açıdan YNK'nin 70. Güç ve KDP'nin ise 80. Güç diye tabir edilen peşmerge güçleri var. Pêşmerge Bakanlığı’na bağlı ortak birlikler var ancak bunda bile tam anlamıyla bir ortaklık sağlanamadı. 



Saddam'ın mirası 

Ekonomik ve idari bölünmüşlüğün yanı sıra her an iflas bayrağını kaldırabilecek bir ekonomiyle referanduma gidildi. 

Üretime önem vermeyen yönetim tarzı daha çok petrol gelirinden topluma sus payı vermeyi esas alıyordu. Üretimsizlik gerçekten büyük bir faciadır. Güney'in esas aldığı ekonomik model herhangi bir devlete uygulandığında yıkılır. 

Resmi rakamlara göre Güney Kürdistan'ın nüfusu 4.5 milyon civarındadır. Tam 1 milyon 480 bin kişi hükümetten maaş alıyor. Eğer toplumun genelini düşünürsek, bu herkesin maaşa bağlanması demektir. Maaşa bağlananın ise tarımdan, ziraatten, sanayiden ve her türlü üretimden kopmasıdır. Öyle bir ekonomik model ki bu, üretimsizlik neredeyse teşvik edildi. Örneğin; köylü domates yetiştiriyor, ürününü de pazarda satmak istiyor ama Türkiye ve İran domatesine karşı rekabet edecek gücü yok. Üretici mazotu, benzini, elektriği çok pahalıya alıyor. Bu durumda köylünün ürünü dışarıdan gelen ürünle maliyetinden dolayı rekabet edemiyor. Birçok çiftçi buğdayını üç yıldır hükümete vermiş ama parasını alamamış. Çiftçi ürettiği buğdayın parasını alamıyorsa niye üretsin? Bu şekilde günlük yaşamda kullanılabilecek, evde, sokakta olan her şeyin dışarıdan geldiği bir ekonomik model ortaya çıktı. Bütün ihtiyaç malzemelerini ya İran ya da Türkiye'den alan bir ekonomik yapılanmanın iflas etmesi kaçınılmazdı.

Köylerden kentlere doğru toplumu yönlendirme, topraktan koparma, topluma yapılacak en büyük kötülüklerden biridir. Bu, Saddam'ın yöntemiydi. Toplumu üretimden kopararak onu kendisinin vereceği paraya ve erzağa muhtaç etmek bir siyaset tarzıdır. Toplumu kendisine muhtaç etmek, onun iradesini kırmakla eş anlamlıdır.

Normal günlük yaşama yansıyan üretimsizlik, askeri alanda da kendisini gösteriyor. 430 bin peşmerge, Peşmerge Bakanlığı'ndan maaş alıyor. DAİŞ ile olan savaşta cephelerdeki peşmerge sayısı 50 bini geçmemiştir. 50 bin ila 430 bin arasındaki uçurum aslında tam bir faciadır. Yine tatiller çıkarıldığında Güney'deki günlük çalışma saati 18 dakikayı buluyor.   Bağımsızlık referandumuna giderken tüm bu veriler, aslında ortada bir enkazın ve facianın olduğunu gözler önüne seriyordu. Zaten iflas etmiş bir yapılanma ortada duruyordu. 



'Kim ne der' mantığı  

İşin bir de ulusal birlik ve iç siyaset boyutu var. Ulusal birliğine ve birbirine önem vermeyen, daha çok "Türkiye ne der, ABD, İran veya Ortadoğu'nun diğer ülkeleri ne der" şeklinde kulağı dışarıda olan bir yönetim tarzı vardı. Bu, bağımlılığın yanı sıra kendi toplumuna güvenmemeyi de beraberinde getiriyordu. Toplumunu içselleştirmeme, onu insan yerine koymama güvensizlikle doğrudan bağlantılıdır. 

Hem askeri, hem politik açıdan, hem de ekonomik açıdan yaşanan bu kısırdöngü, Kürtlerde var olan direniş ruhunu da kırdı. Bu bir tehlikeye işaret ediyor. Tembelleştirilen, üretimden koparılan, maaşa alıştırılan, örgüt ya da varlıklı kişilerin ellerine bakan bir toplumsal realite ortaya çıkarıldı. Böyle bir toplumsal realitede zorluklar karşısında dayanma gücü, sömürgecilik karşısında tavır ortaya koyma gücü çıkmaz. 

İkide bir Türkiye’ye teşekkür eden, İkide bir "İran çok önemli" diyen bir Güney Kürdistan yönetimi var. "Referandumu askıya aldık, merkezi hükümetin mahkeme kararlarını tanıyoruz" diyen, halen kendisine lazım olan gücü Türkiye'de, İran'da, Irak'ta arayan bir yönetim realitesi var. İflas eden gerçeklik tam da budur. 


Türkiye’den umduğunu bulamadı

KDP, hem Rojava hem de Kuzey'deki Kürtlerin karşıtlığını yaparak Türkiye’den medet umdu. Kendisini tümüyle Kürt düşmanlığına göre şekillendiren Türk devleti, KDP’nin beklentisini karşılamadı. Şimdi KDP, bağımsızlık referandumundan sonra bunun hayal kırıklığını yaşıyor. 

Öte yandan 2017 yılının Aralık ayına damgasını vuran serhildanlar hazin bir gerçeği ortaya çıkardı. Xaneqîn'den Şengal'e kadar neredeyse tek kurşun sıkmadan toprakları bir günde teslim etmiş, merkezi hükümet karşısında yenilmiş, direnç göstermemiş ve kaçmış bir yapı, hak talebinde bulunan kendi insanlarına karşı çok rahat kurşun sıkabildi. Referandum öncesinde de benzeri manzaralar yaşandı. KDP, Hewlêr'deki 111 mensubu olan Güney Kürdistan Federe Parlamentosu'nu 2015'te kapatarak, Parlamento Başkanı'nı Hewlêr'e sokmadı. 

YNK, KDP, Goran Hareketi, Yekgirtu Îslamî, Komali Îslamî, Bizotneyî Îslamî, Hizbe Şui (Komünist Partisi), Partî Rizgarî Kakaranî Kurdistan bu parlamentoda bulunan partilerdi. Ayrıca Türkmen, Asuri, Ermenilerin de parlamentoda 10 kişilik kontenjanı var. Parlamento'yu işlevsizleştirmek, başkanına da şehre girişini yasaklamak, başlı başına Güney Kürdistan Federe Hükümeti'nin meşruiyetini ortadan kaldırmakla eş anlamlıydı.   


Tartışmalı bölgeler elden çıktı

25 Eylül bağımsızlık referandumu ardından 16 Ekim'de Irak merkezi hükümetine bağlı ordu güçleri ve Heşdi Şabi milisleri, Güney Kürdistan Federe Bölgesi'nin denetiminde olan tartışmalı bölgeleri bir gün gibi kısa bir sürede ele geçirdi. Bu Güney topraklarının yüzde 48-50'sine tekabül ediyor. 

2003'te Irak yeniden anayasal düzeyde kurulurken, Hewlêr, Duhok ve Silêmanî dışında kalan tartışmalı yerlerin bir maddeyle düzenlenmesi biçiminde bir anayasa maddesi var. Sözkonusu bu 140. Madde, tartışmalı olan bölgelerden daha önce göç edenlerin geri dönüp yerleşmesinden sonra yapılacak referandumla buraların Güney Kürdistan'a mı yoksa Bağdat'a mı bırakılacağı konusunu düzenliyor. Arap, Türkmen, Kakai, Şebek, Süryani, Şii, Sünni, Êzîdî Kürt’üyle Irak'taki etnik, dini mozaiği oluşturan bu alanlar; Xaneqîn, Celawla, Tuzxurmatû, Kerkûk, Daxok, Dubiz, Başika, Rabia, Zummar, Mexmûr ve Şengal'e kadar olan yerleri kapsıyor. Buralar Musul, Kerkûk ve Diyala'ya komşudur. Eğer Güney Kürdistan Federe Bölgesi bağımsızlık referandumu yerine 140. Maddenin aktifleştirilmesini gündemleştirseydi ve bu maddeyi Bağdat hükümetiyle yapsaydı, çok daha avantajlı bir konumda olacaktı. Çünkü, muhtemelen bu alanlar bugün Güney Kürdistan yönetiminin elinde kalacaktı. Zaten, 2003'ten beri fiili olarak KDP ve YNK'nin yönetiminde olan alanlardı. İşte 16 Ekim'den sonra en büyük değişim bu tartışmalı alanlarda yaşandı. Bu alanlar, birkaç gün içinde el değiştirdi. Şimdi "tartışmalı bölgeler" olarak adlandırılsa da daha önce YNK ve KDP'nin denetimindeki bu alanlar, şimdi Irak ordusu ve Heşdi Şabi milis gücünün elinde bulunuyor. 

Şu anda hem yönetiminin, hem polis ve askeri gücünün hem de kurumların yapısının Basra gibi uzak şehirlerden getirilen Arapların oluşturduğu bölgelerden bahsediyoruz. Önümüzdeki dönemlerde bu alanların pozisyonu tekrar farklı bir noktaya evrilip evrilmeyeceği zamanla netleşecektir. 

Peki bu alanlar neden bu kadar kolay elden çıktı? Bunu sadece askeri güç dengesizliğiyle açıklamak yeterli mi? Her şeyden önce YNK ve KDP’nin bu farklı toplumsal yapılara yönelik politikalar oluşturmadığını belirtmek gerekiyor. Bu farklı yapıların özgünlüğüne göre bir siyaset yürütülmedi. Daha çok "Gelin, bana bağlı yaşayın; benim kulum kölem olun" biçiminde yaklaşımlar ortaya konuldu. Bu, ciddi anlamda tepkiye yol açtı. Böylesine kolay kaybedişin şifrelerini de biraz da politikasızlıkta aramak gerekiyor. 


Türkiye Türkmenleri saldırtıyor

Yeri gelmişken DAİŞ sonrası Türkmenlerdeki durum değişikliğinden ve bunun Kürtlere yansımasından da söz etmek gerekiyor. Güney Kürdistan ve Irak'ta yaşayan Türkmenler, Şii ve Sünni Türkmenler olmak üzere iki mezhepli bir topluluktan muzdarip. DAİŞ öncesi daha çok Türkmen Cephesi içinde genel bir örgütlenme içindeydiler. DAİŞ'in gelişinden sonra Türkmen Cephesi, Kerkûk, Xaneqîn, Tuzxurmatu ve Til Afer gibi alanlarda DAİŞ'in şemsiyesi altına girmeye çalıştı. Bu politika değişikliği Erdoğan ve Türk devleti ile oldu. Ancak DAİŞ’in Suriye ve Irak’ta, özellikle de Musul'da kaybetme sürecine girmesiyle, yine Türkiye'nin yönlendirmesiyle Heşdi Şabi içinde kendisine yer aramaya başladı. Referandumdan sonrası Irak hükümetinin müdahalesiyle birlikte Tuzxurmatû ve Kerkûk'te Türkmen Cephesi güç oluşturmaya, Heşdi Şabi ve Irak ordusu kimliğiyle Kürtlere saldırdı. Tuzxurmatû'daki Kürtlerin büyük bir kısmı kentten dışarı çıkartıldı. Bir kısmının evleri yakıldı, yıkıldı ve talan edildi. 

Önümüzdeki dönemde bu dengenin nasıl ve neye evrileceği belirsizdir ama insanların evlerini talan etmek, kadınlara tecavüz etmek gibi akla gelebilecek tüm kötülükleri gerçekleştiren bir Türkmen Cephesi ve Türkiye'ye bağlı bir çete yapılanması var. 


Serhildan sistemin iflasıdır

Daha önce bahsedildiği gibi Güney ekonomisi daha çok petrol gelirleri üzerinden şekilleniyor ancak özellikle Kerkûk'ün elden çıkmasıyla petrol satışlarında da bir azalma söz konusudur. Daha önce günlük üretim, resmi rakamlara göre 900 bin varildi. Şimdi ise bu rakam günlük 250 ila 300 bin varile düşmüş durumda. Güney Kürdistan, Türkiye'ye günlük 250 bin varil satış yapıyor. KDP ve YNK şimdi petrolü tankerlerle Türkiye ve İran'a satıyor. Ancak bu satışlardan elde edilen gelirler,  hükümet bütçesine dahil edilmiyor. Bunu da ödenmeyen maaşlardan anlamak mümkün. 

Aralık ayında Güney Kürdistan'ı büyük oranda etkisi altına alan ve merkezinde Federe Hükümet'ten hak talep eden serhildanların nedeni bu. 

Yürüyüşlerde yer alan bazı göstericiler şunları söylüyordu: "Para yoksa ve hepimiz yoksul olarak eşit bir şekilde yaşıyorsak, bu kadar tepkili olmayız. Ama görüyoruz ki günde binlerce tanker petrolü İran ve Türkiye'ye götürüp satıyorlar. Peki sorumlulara, partilere para var da neden bize yok? Biz 90'lı yıllarda sorumlularımızla aynı koşullarda ve aynı mahallelerde yaşıyorduk. Aramızda bir problem yoktu. Şimdi ise sorumlular lüks içinde yaşarken, bizim gazımız, elektriğimiz ve geçineceğimiz paramız yok." 

Ranya'da halkın, sorumluların evlerine saldırmasının nedeni de buydu. Eşitsizlik ve gelir dağılımındaki dengesizlik, sorgulanır duruma geldi. Toplum bir değişim istiyor. 

Güney yönetimi Kerkûk'ten, Xaneqîn'den Şengal'e kadar toprakların neredeyse yüzde 50'sini küçük bir direniş bile göstermeden bir gün içinde merkezi hükümete teslim etti. Çok fazla ekonomik kaynak da ortada kalmadı. Bu bir kırılmayı da yarattı. Birçok cephede pêşmerge, görevini bırakıp evine gitti. 11 aydır kendi üyelerine, çalışanlarına maaş veremiyor,  ihtiyaçlarını karşılayamıyor. 2017'nin Aralık ayında Güney Kürdistan'da ortaya çıkan serhildan, aslında bu son 25 yıllık sistemin iflasına karşı bir isyandır. Aralık serhildanları uyarıcı olduğu kadar demokrasi taleplerini de içeriyor. 

Toplumun talebini karşılayacak, toplumun beklentilerini göz önüne alarak organize yapabilecek, toplumu üretime sevkedecek yeni bir yapılanmaya ihtiyaç var. Toplumun kapsamlı ihtiyaçlarını bir partinin tek başına karşılaması da çok fazla mümkün gözükmüyor. Muhtemelen demokratik cepheler biçiminde yeni bir sürece girmiş olacağız. Eğer demokratik cephe politikası yürütülürse, demokrasinin yeniden inşaası biçiminde bir yaklaşım gösterilebilirse Güney'deki sorunların çözümü daha da kolaylaşır. Önümüzdeki dönemde Ortadoğu eksenli gelişmeler açısından değerlendirdiğimizde, kendisinden faydalanılabilecek bir Güney Kürdistan realitesi ortaya çıkabilir. Aksi durum, iflasın her noktada derinleşmesidir.


597

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA