Esaret altındaki kadınlar

Avukat Eren Keskin, cezaevindeki kadınların son durumunu değerlendirdi. 90’ların işkence yöntemine geri dönüldüğüne dikkat çeken Keskin, çıplak sorgulama, çıplakken oturup kalkma yöntemi, saç çekme, tecavüz tehdidi, cinsel tacizin çok yoğun uygulandığını söyledi.

07 Aralık 2017 Perşembe | Kadın

BİRCAN DEĞİRMENCİ



Sabaha karşı uykunun en derin ve tatlı yerinde kırarcasına çalınan kapının sesiyle irkildi yatağından. Kalbi de kapıyla birlikte gümlüyordu. Az sonra eşi de uyandı. Uykunun sersemliğiyle ne olduğunu anlamaya çalışırken yan odada yatan kızının sesini duydu, uyanmış ve korkmuştu. Kapıyı açtıklarında ise eli silahlı, yüzü maskeli adamlar hışımla girdi içeri. “Yere yatın” diye bağırıyorlardı. Ayakkabılarını çıkartmamışlardı. Çığlık çığlığa ağlayan kızını “Korkma yavrum binaya hırsızlar girmiş, amcalar o yüzden gelmiş” diyerek teskin etmeye çalışırken amcalar eşini çoktan yere yatırmış, kafasına silah dayamışlardı. Evde yapılan aramanın ardından eşiyle birlikte gözaltına alınıp götürülürken komşulara teslim edilen kızı “götürmeyin annemi” diyerek ağlıyordu. Kızının o görüntüsü ne 8 günlük gözaltındayken ne de 5 ay yattığı cezaevinde gitti gözünün önünden. Amed’de yaşayan ve Bağlar Belediyesi’ne bağlı kadın merkezindeki işine son verilen Mukaddes Alataş, ne ilk ne de son kadın tutukluydu. 

8 günlük gözaltı süresinin ardından tutuklanarak  Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ne getirildiğinde gece yarısını geçiyordu. Gardiyanın seslenmesiyle uyanan kadınlar, ‘hoş geldin’ diyerek yeni misafirlerini karşıladı. Aralarında tanıdık yüzlere rastlaması rahatlattı onu. Çok yorgun ve bitkindi. Banyo ihtiyacı vardı ama sadece günün belirli saatlerinde sıcak su verildiği için yapamadı. Kadınların yaptığı bitki çayını içip, verdiği kıyafetleri giyerek yatağa uzandı. Savcılıkta beklerken ellerindeki kelepçeyi gören kızının bakışları uyutmadı onu. Avukat ikinci gün geldi. Babası eve tek gidince kızının konuşmak istemediğini ve yatağa gidip ağladığını duyduğunda daha kötü oldu. Küçücük bir çocuğun böyle intikamcı bir yaklaşımla annesiz bırakılmasını hazmedemiyordu. 

Koğuş çok kalabalıktı. 18 kişilik koğuşta 36 kişi kalıyordu. “Hepsi politik kadınlardı ve ne için orada bulunduklarının bilincindeydiler” diyor Alataş. Kadınların belli bir disiplin içerisinde hayatı programladıklarını, her kadının sorununa eğildiklerini ve günlük yaşamda çok paylaşımcı olduklarını anlatıyor. 


Keyfi uygulamalar var

“Burada bir savaş hukuku uygulanıyor. İlk duruşmada ceza alan kadınlar var. İnsanları serbest bırakmaya korkuyorlar. Benim dosyamı savcılık incelemeden tutuklama hakimine gönderdi. Hakim en fazla bir saat inceledikten sonra ‘Seni tutukluyorum, git itiraz et’ dedi. 5 ara mahkemede itiraz edildi ama soruşturma savcısı incelemedi. Normalde savcı ona bakar, hazırlar ama direk kaleme gönderiyor fezlekesini hazırlaması için. Keyfi uygulamalar var” diyor Alataş. Savcı ve hakimlerin de başlarına ne geleceğini bilmedikleri için mevcut hukuku işletmediklerini söyleyen Alataş, “2012’de haklarında dava açılan kadınlar var. Hızla davayı sonuçlandırıp tutuklamışlar. Mevcut hukuku işletmiş olsalar seni serbest bırakmaktan korkmayacaklar. Hukuka göre kendinizi savunamıyorsunuz. Her önüne gelene ‘hele bir içeri girip burnunu sürtsün’ mantığıyla hareket ediliyor. Bu mantık beni cezaevine gönderdi. Alevi konfederasyonuna, HES eylemine katılmış olmam, kadın haklarını savunmaya ilişkin yaptığım basın açıklaması tutuklama gerekçesi sayıldı” diyor. 

Cezaevinde 5 ay yattıktan sonra tahliye edilen Alataş’a yurtdışına çıkma yasağı verildi. Yargılaması ise halen devam ediyor. Tıpkı yüzlerce kadın gibi…


Kamera sistemi uygulanıyor

Kadınların gözaltında maruz kaldığı muamele ve tutuklanmalarının ardından da takibini yapan Av. Eren Keskin, cezaevlerindeki kadınların son durumuna ilişkin konuştu.  Şu anda yüksek güvenlikli mahkemelerde koğuş içlerine ya da hücrelere kameralar yerleştirildiğini anlatan Av. Keskin, “Kadınlar kendi özel alanlarını ve anlarını dahi rahat yaşayamıyor. Örneğin banyonun, tuvaletin önüne konulabiliyor ve bu bugünlerde en büyük şikayet konusu” diye belirtiyor. 


Hasta tutuklular var

Yine cezaevinde tutulmayacak kadar hasta olan birçok kadın tutuklu ve hükümlünün varlığından söz eden Keskin, “Bunların tahliye edilmesi için de savcılıklar Adli Tıp raporu istediğinden Adli Tıp da sadece  devletin istediği gibi raporlar verdiğinden birçok cezaevinde yatamayacak hastaya ‘cezaevinde yatabilir’ raporu veriliyor. Bu şekilde kalmaları sağlanıyor” diyor. Cezaevlerinin çok kalabalık olduğunu vurgulayan Keskin, 18-20 kişilik koğuşlarda 40-50 kadın tutulduğunu söyleyerek “Yerlerde ve tuvalet önünde yattıklarını söylüyor kadınlar. Bu da çok önemli bir sorun” diyor. Bunun dışında her türlü hak taleplerinin disiplin suçuyla cezalandırıldığını ifade eden Av. Keskin, “Siz idarenin insan haklarına aykırı, onur kırıcı bir talimatına uymadığınız takdirde hemen hakkınızda aileyle görüş yasağı konabiliyor. İnfazınız yanabiliyor” bilgisini veriyor. 


Trans bireylerin durumu daha zor

Trans kadınlar açısından durumun çok daha zor olduğunun altını çizen Av. Keskin, şöyle anlatıyor: “Bir çoğu tek başına kalıyor, tecrit altında yaşıyorlar, kimseyle görüşemiyorlar. Buse diye bir trans müvekkilim var. Müebbet hükümlüsü. İnsan Hakları Derneği ırkçılık ve ayrımcılık komisyonu olarak da biz ilgileniyoruz. Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde kalıyor. Kendi çabalarıyla dava açarak, cinsiyet değiştirme ameliyatını kabul ettirmiş, mahkeme cinsiyet değiştirmesine izin vermiş. Ama Adalet Bakanlığı şu anda halen zorluk çıkartıyor. Bu zorluğu aşmaya çalışıyoruz.”


Çocuklar anneleriyle birlikte mahpus

Çocuğuyla birlikte kalan kadın tutukluların olduğunu söyleyen Av. Keskin, “Çocuklar için cezaevi uygun değil. Ama bazı çocuklar anne bakımına muhtaç olduğu için anneleriyle kalıyorlar. Çocuklar için alanlar çok yetersiz. Çocuğun o hapishane ortamını hissetmemesi lazım ama hiç böyle olmuyor. Bu nedenle kadınların yaşadığı her türlü olumsuzluğu çocuklar da hissediyor” diye belirtiyor. 


Cinsel işkence yeniden gündemde

Kadın ve trans bireylerin tutuklanmadan önce gözaltında cinsel işkenceye maruz kalması ise devam ediyor. 1997 yılından beri cinsel işkenceye uğrayan kadınlara ve trans bireylere hukuki yardımlarını sürdüren Av. Eren Keskin, bugüne kadar 600’e yakın kişinin kendilerine başvurduğunu söylüyor. Bu kadınların çoğunluğunun Kürt olduğunu ifade eden Keskin, “Tabii ki bu sayı gerçek sayının çok azı. Çünkü kadına yönelik şiddet en zor açıklanan işkence yöntemi. Kadınlar çeşitli nedenlerle utanıyor, korkuyor” ifadelerini kullanıyor. 


90’ların işkence yöntemlerine geri dönüldü

90’larla karşılaştırıldığında o dönem elektrik, askı, kaba dayak, göz bağlama, cinsel taciz ve tecavüz gibi çok ağır işkence yöntemleri uygulandığını anımsatan Av. Keskin, “Bugün de benzer yöntemler uygulanıyor. Emniyetin cemaate teslim edildiği süre içinde başka bir yöntem geliştirmişlerdi. Herkes yasadışı bir biçimde dinleniyordu. Ve bu dinlemeler savcılar tarafından yorumlanarak, davalar açılıyordu. Açıkçası o zaman bu kadar kaba bir işkenceye ihtiyaç duymuyorlardı. Yani devletin zihniyetinde bir değişiklik yoktu ama ‘her şey, her bilgi elimizde’ diye kendilerini yormak istemiyorlardı. Fakat OHAL ile birlikte 90’ların işkence yöntemlerine geri dönüldüğünü görüyoruz” diyor. Kadınlar açısından yine cinsel işkencenin gündemde olduğunu aktaran Keskin, “Çıplak sorgulama çok yoğun uygulanıyor. Çıplakken oturup kalkma yöntemi. Saç çekme, tecavüz tehdidi, cinsel taciz çok yoğun uygulanıyor” diyor.  



Cinsel işkenceyi belgeleyemiyoruz

Öte yandan cinsel işkencenin belgelenmesine ilişkin sorunlar yaşadıklarını ifade eden Av. Keskin, şunları belirtiyor: “Çünkü bunun belgelenmesinde savcılıklar ve mahkemeler, resmi bilirkişilik yetkisi olan Adli Tıp Kurumu’nun raporunu delil olarak kabul ediyorlar. Oysa bağımsız hekimlerden, insan hakları kurumlarından, hastane heyetlerinden alınmış raporlar da delil olarak kabul edilmeli. Örneğin Şükran Aydın, Türkiye davasında tecavüze uğramıştı Mardin’de. O davada Türkiye’nin mahkum edilmesinin gerekçesi bağımsız bir hekimden rapor alınmamış olması. Aslında Türkiye bir sözleşmenin tarafı ve AİHM yargılama yetkisini kabul etmiş ama onun verdiği karara uygun davranmıyor. Normalde bağımsız hekim, hastane raporlarını kabul etmesi gerekirken Adli Tıp’a yolluyor. Ve Adli Tıp bir devlet kurumu olduğu için çok güvenilir bulunmuyor. Birçok olayda da zaten gerçeği yansıtmayan raporlar veriyorlar.” 


Korku hak arama mücadelesini etkiliyor

Günümüz koşullarında genel olarak toplumun her alanına korku salınmasının hak arama mücadelesini etkilediğini ifade eden Keskin, “Bir tek sosyal medya paylaşımınızdan dolayı hemen tutuklanabiliyorsunuz. Bu nedenle insanlarda tutuklanma korkusu var. Bir de 90’larda uygulanmayan ekonomik baskı söz konusu. İşten atma, ihraç etme gibi. Bu nedenle sokağa çıkma oranında azalma oluyor. İnsanlar kendilerini ifade ederken daha fazla otokontrol uyguluyorlar. Tüm bunlar OHAL’le birlikte artmış durumda” diyor. 




Kadına yönelik şiddette çifte standart var


Keskin, kamuoyundaki sessizliği sadece OHAL’e bağlamıyor. Türkiye’de genel olarak insan haklarına bakış açısında çifte bir standart olduğunu söyleyen Keskin; “Bu nedenle birçok olay kamuoyuna yansımıyor” diyor. 



İHD Cezaevi Komisyonu’nun düzenli olarak 6 aylık, 1 yıllık ve 20 yıllık raporlar tuttuğunu söyleyen Keskin, “Uluslararası kamuoyuna, Birleşmiş Milletler’e, uluslararası tüm insan hakları örgütlerine ve ayrıca iç kamuoyuna da gönderiyoruz. Artık tabii alternatif bir-iki yayın ve sosyal medya dışında bir yayın organı kalmadığı için sesimizi duyurmakta zorlanıyoruz” diye konuşuyor. Tepkisizliği sadece OHAL’e bağlamadığını ifade eden Keskin, bu durumu şöyle açıklıyor: “Türkiye’de genel olarak insan haklarına bakış açısında bir çifte standart var. Mesela İstanbul’da kadına yönelik şiddetle, maalesef Mardin’deki, Diyarbakır’daki şiddetin tepkisi aynı olmuyor. Bu konuda ben resmi ideolojinin muhalif örgütleri de belirlediğini düşünüyorum. Bu çifte standart nedeniyle birçok olay kamuoyuna yansımıyor. Biz İHD olarak bunları biliyor ve takibini yapıyoruz.” 


Uluslararası sözleşmelere uyulmuyor

Aslında yazılı hukuktan ve uluslar arası sözleşmelerden kaynaklı bir dolu kazanımların varlığından söz eden Keskin, bunların en başında gelen de Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi olduğunu söyleyerek, şöyle devam ediyor: “Bu sözleşme 2011 yılında hazırlandı ve kabul edildi. İlk imzacısı da Türkiye. Bu kadına ve trans bireylere yaşadığı her alanda uygulanan şiddet konusunda büyük imkanlar getiriyor. Yargıya büyük  görevler düşüyor. Türkiye ilk imzacısı olmasına rağmen bugüne kadar bu sözleşmeyi bilen bir tek hakim ve savcıya rastlamadım. Bu sözleşmenin bütün yargı cemaatine ‘bu sözleşmeye göre karar vereceksin’ diye öğretilmesi gerekiyor ama zihniyet olarak devlet bunun uzağında olduğu için kendi imzaladığı sözleşmeye sadık kalmıyor.”


473

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA