Bilgelik kitabesine yaklaşım

Sayfaların çevrilerek okunması demek, bugünün geçmiş ve gelecek bütünselliğiyle içiçe geçişine zemin sunar. Burada okur özneleşir. Dinlemek hep edilgenliğe tekabül eder. Okumanın doğası ise aktifleşmeye ilintilenir. Bu aktiflik yolculuk etmeye benzer.

06 Aralık 2017 Çarşamba | PolitikART

Ayhan KAVAK*


“Özgür insan, ölümü her şeyden az düşünür. Onun bilgeliği ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar.” Spinoza


Kitaplar vardır, bir çırpıda okunup tüketilen. Kitaplar vardır, okunduktan sonra hiçbir iz bırakmayan bellekte. Kitaplar vardır, insanın ufkunu genişleten. Yine kitaplar vardır yeryüzünde saklı gizleri açık edip yola revan kıldıran….

Ne fayda, bazen dünyayı içinde barındıran kitapların ayırdına varamıyoruz. Oysa kan, can ve deneyimle yazılan hayatın kitabına hiç kimse paha biçemez. Okuyup da anlamamak kadar garip bir durum tahayyül edilemez. Dünyayı algılayan zihnin düşüncesi yürekten damlayan kanın mürekkebiyle yazıya dökülüyorsa şayet, anlam gücünün derinliği tartışma götürmez. Eğer kitabın anlam gücüne ulaşılamıyorsa sorun okuyucudan kaynaklanıyordur. Okumayı sıradan bir şeymiş gibi ele alıyoruzdur zira. 

Sözkonusu bilgelik kitabesidir. Bilgelik kitabelerini okumada bazen yanılgılı ve yüzeysel yaklaşımlar içinde olunabildiğinden, onun anlam gücüne ulaşıp pratikleştirmede yetersiz kalınmaktadır. Bu, kolonsuz bina çıkmaya benzer. Kolonların çakılıp yerli yerine oturtulması ve mukavemet göstermesi için bilgelik kitabının zahiriyle yetinmeyip batınını da içselleştirmeliyiz. Haliyle, ne’liğinin yanı sıra nasıl’ının da açığa çıkarılıp okunması yapılmalıdır. Elbette bu durum bilinçle ilintilidir. İfadeye kavuşturmaya koyulurken kadim öğretilerden ders çıkartacak çok şey bulmak kabildir. Zira kitap ve yazının gücü tarihsel toplumsal akışa olumlu ivme kazandırmış bilgelikle ilişkilidir. Ne yazık ki bahsettiğimiz bağlam hep gözardı edilmiştir. Kitapları salt entelektüel bilgi edinme çerçevesinde ele almaya yatkın bir zihniyet şekillenmesinden halliceyiz. Bakış açımızı ufkun ardını dahi görecek bir pozisyona çıkarmamız icap eder. Bu izlekten bilgelik kitabelerini irdelemeye çalışırken, yaklaşımımızı doğru temelde anlamlandırmak için mitolojik ve teolojik anlatılara değinerek ondan dersler çıkarmak, vektörel veçhemizi daha bir görünür kılacaktır. Bu saikten girizgahı Sümer mitolojisinden yapalım: 

Sümer mitolojisinde yer alan Enmerkar Destanı yazının nasıl icat edildiğini anlatır. Şöyle bir pasaj vardır: “Elçinin ağzı iyice dolduğu için söyleyeceğini dile getirecek hali kalmadığından Enmerkar bir kıl parçasına şekil vererek üstüne sözcükler çiziktirdi. O güne kadar sözcükleri kile tutturmak mümkün olmamıştı.”

Belki de sözün sadece şimdi’ye ait olmasından ötürü Enmerkar yazıyı icat edip meramını daha kapsamlı izah etmek istedi. Sözlü ve yazılı ayrımında zaman olgusuna bakış da farklılık arz eder. Yazıyı okuyanlar, zaman mefhumunu bütünsel bir kavrayışa oturtur. Sayfaların çevrilerek okunması demek, bugünün geçmiş ve gelecek bütünselliğiyle içiçe geçişine zemin sunar. Burada okur özneleşir. Dinlemek hep edilgenliğe tekabül eder. Okumanın doğası ise aktifleşmeye ilintilenir. Bu aktiflik yolculuk etmeye benzer. Sayfalar arasında geriye ve ileriye gitme durumu okuyucunun inisiyatifindedir. Nitekim Enmerkar anlatırken tıkanmıştır. Yazıyı icat ederken karşısındakini okumaya sevk eder. Okuyan kişi olay ufku içinde yol ve yordamını çizmiş olur. Dünya kitapsa eğer, insan yaşamını da bu kitap içinde sefere çıkma olarak pekala ele almak kabildir. Seferin kendisi dünya kitabını okumaktır. Dilin yetersizliğinde yazma edimi devreye bu yüzden girmektedir. Eski zaman söylentileri okuma ediminde ortak paydada buluşmuşlardır. Dünyayı eylemsel kılma ilişkisi ortak kanıları olmuştur. Bu savın bariz örneğini Kutsal Kitap’ta görmek olasıdır. Bu husus birçok peygambersel çıkışta karşımıza çıkar. Sırasıyla bu anlatılara değinelim ki, meramım daha bir görünür olsun. 

Tevrat’ta İ.Ö 7. yüzyılın sonlarına doğru Babillilerin İsrailoğullarını egemenliklerine aldıkları ve Babil sürgünlüğü döneminde yaşamış Habakkuk’tan bahsedilir. Habakkuk yakınmalarını rabbine iletir. Cevap olarak Rabbi onu yanıtlar. 

“Göreceklerini taş levhalara oyarak yaz. 

Öyle ki herkes bir çırpıda okusun…”

Burada tanrısallıktan gelmiş sözlerin yazıya dökülüp topluma taşırılmasının ne denli önemli olduğuna vurgu yapıldığına işaret eden bir anekdotla karşı karşıyayız. Kuşkusuz Eski Ahit’te Hezekiel ve İncil’in Vahiy bölümünde geçen Aziz Yuhanna bölümü daha da bariz anlatıları ihtiva eder. Habakkuk gördüklerini yazmıştı. Habakkuk’tan bir asır sonra Hezekiel de Babil sürgünlerine seslenecekti. 

Hezekiel göklerin yarılmasıyla Tanrı’dan gelen görümlerden bahsetmiştir. Rab’bi kendisine seslenerek elinin onun üzerinde olduğunu söyler. Şöyle yazılmıştır: “Baktım, bana doğru uzanmış bir el gördüm, içinde tomar halinde bir kitap vardı. Tomarı önümde açtı, her iki yanı da yazılıydı. Orada ağıtlar, iniltiler, figanlar yazılıydı.

Bana ‘Ey insanoğlu sana verileni ye. Bu tomarı yedikten sonra git İsrail halkına seslen’ dedi. Böylece ağzımı açtım, yemem için tomarı bana verdi. Bana ‘Ey insanoğlu sana verdiğim tomarı ye, mideni onunla doldur’ dedi. Bunun üzerine tomarı yedim. Bal gibi tatlı geldi bana…”

Hezekiel, yuttuğu kelimeler neticesinde konuşmaya vakıf edilir. Yazılı metin yutulup hazmediliyordu. Ardı sıra topluma gidilip aydınlatma faaliyeti başlıyordu. 

Hezekiel’in görümleriyle özdeşlik ihtiva eden bir diğer anlatı da İncil’de Aziz Yuhanna’da yer alır. Yuhanna’nın Roma İmparatoru Neron’un son yıllarında (İ.S 54>68) ya da Domitian zamanında (İ.S 81>96) Vahiy’i aldığı tahmin edilir. Vahiy şöyledir:

“…Gökten işittiğim ses benimle yine konuşmaya başladı: ‘Git, denizle karanın üzerinde duran meleğin elindeki açık tomarı al’ dedi. 

Meleğin yanına gidip küçük tomarı bana vermesini istedim. ‘Al bunu ye, midende bir acılık yapacak ama ağzına bal gibi tatlı gelecek’ dedi. 

Küçük tomarı meleğin elinden alıp yedim. Ağzımda bal gibi tatlıydı. Ama yutunca midem acılaştı. Sonra bana şöyle dendi. ‘Yine bir çok ulus, halk, dil ve kralla ilgili olarak peygamberlikte bulunmalısın…”

Bu anlatıda da görüldüğü gibi Hezekiel ve Aziz Yuhanna aşağı yukarı aynı imgelerden beslenmişlerdir. Kuran’da da okuma ile ilgili Alak suresi yer alır:

“…Oku! Yaratan Rabbinin adıyla. 

İnsanı alaktan (embriyo) yaratan. 

Oku! Rabbin en cömerttir. 

Kalemle öğreten…

İnsana bilmediğini öğretendir.”

Hz. Muhammed Cebrail ile ilk karşılaşmasında “Oku” denilerek okumaya teşvik edilir. Okuma edimiyle birlikte de malumun ilamıdır. 

Kutsal kitaplardaki hikayeleştirmelerde hem söz; yani ilahi bildirim hem de dünyayı algılama ve ifşa etme boyutlarını içeren ikili özellik vardır. Bunu varolan iki kitap biçiminde ele almak mümkün elbet. Biri İlahi Söz’ün bildirimiyken diğeri de asıl olarak üstünde durulması gereken algılanabilir dünyadır. Dünyanın sözcüklere dökülmesinin anlamı büyük olmaktadır. 

 Alberto Manguel, “Gezgin, Kule ve Kitap Kurdu” adlı kitabında şöyel bir saptamada bulunur: “Bizler toplumun kurallarına uyması gereken sosyal hayvanlar olsak bile dünyayı sözcüklere dökerek, o sözcüklerle deneyimlerimizi yeniden canlandırarak, yeni baştan tahayyül ederek öğrenen bireyleriz aynı zamanda…” Yazı ve okumaya izafe edilen anlamın derinliği ortadadır. Bunlara ne’liğin yanısıra nasıl’ının da izaha kavuşturma metodunu kadim öğretilerden çıkarsamamız insanın zihni kapasitesinin muazzamlığına delalet eder. Yazılı metinlerin zihinde ve midede hazmedilme metaforu ışığında harekete geçen aydınlanmış insanın toplumu ışıtması anlatısını Bilgelik Kitabelerinden ayrıksı ele almamalıyız. Bu izlek üzerinden Bilgelik Kitabelerini anlamak, anlamlandırıp yerli yerine oturtmak ve fiiliyata dökmek önem arz eder. Kanımca, Aziz Yuhanna’da olduğu gibi Bilgelik Kitabeleri de ağza alındığında bal tadı verip yutulduğunda ise midede acılaşır. Niye mi?

Zira dünyanın bilince çıkarılan gerçeklik olarak algılanmasının hazmedilmesi demek, yüzyıllara yayılmış acı, feryat figan ve ağıtların dayanılmazlığında iki büklüm kıvranmamıza sebebiyet verir. İşte bundan ötürüdür ki, bizler zulmün cenderesinden geçen insanlığın yaşadığı trajediye bigane kalmamanın ve gösterilen çözümün ağırlığının daha bir hissedilmesini Bilgelik Kitabesiyle öğrenebiliyoruz ancak. Hakikat aynı zamanda kıyım, kıran ve katliamlardan geçmeye rağmen engebeli, dolambaçlı ve sarp yolları aşmayı imler. Bu yüzden Bilgelik Kitabesinin bal tadını ağızda alıp mideye indirdiğimizde de acısını duyumsuyoruz. Bundan sonraki merhale ise, eyleme geçmek olmaktadır. Ne yazık ki yetmez kalınan boyut da buradan kaynaklanmaktadır. Sıradan okumalarla entelektüel bilgi birikimine ulaşılsa da, hakikatine nail olunamamaktadır. Aktiflik ihtiva eden okumaların eylemsel kılınması demek, anlam gücünün doğru mecrada ilerlemesi demektir. 

İlk çıkıştan bu yana Bilgelikçe yazıya dökülen her kelime tespit edilen her sorun acıdan kıvranarak vücuda getirildiğini unuttuğumuzdan olsa gerek, kendinden memnuniyet barındıran yüzeysellik içinde sürüklenip lakayt, vurdumduymaz davranış kalıplarıyla olay ve olgulara yaklaşabilmekteyiz. Kanımca bize kaybettiren boyut böylesi üstünkörü okumalarda ısrar etmemizden kaynaklanıyor. Dillere pelesenk edilmiş nakarat artık kabak tadı verse de, tekrar edip durmakta beis görmüyoruz. Niye hep ‘Bilgelik Kitabesini anlamıyoruz’a sığınıyoruz. Bu söylemin bizatihi kendisi bile yapmamaya kılıf uydurmak anlamına gelir. Anlamamanın asıl nedenini kadim öğretilerin bütünselliğini hiçe sayıp sıradan bir kitap muamelesi göstermekte aramalıyız. Aslında buna cevap gene Bilgelik Kitabesinde vardır. Bilinir ki, Bilgelik ilk kez ‘sömürge’ tespitine ulaştığında titreyip baygınlık geçirir. Medya ve Mediliğe ait hakikatin dillendirilmesi bile ölüm fermanını boynuna asma anlamına geldiği dönemde ‘Kavramsal Diriliş’ yapılmıştı. Evet ‘Sömürge’ kavramsallaştırmasının yapılmasının dahi baygınlığa neden olmasının derin anlamına erişmeden Bilgelik Kitabesine doğru yaklaşamayız. Bir kez söze ve yazıya dökülen sıradan bir tanımlama değildir. Sözkonusu olan varoluşa doğru yaklaşım olmaktadır. O cümleyle, betonlanmış mezar çatlayarak bu çatlaklardan filizlenen mazı ağacının hikayesi yazılmış oldu. 

O andan sonra Medya ve Medilere reva görülen kıyım, kıran ve katliamlara karşı sancılı ve uzun bir yolculuk başlar. Bu uğurda daha nice özge canın çorak toprağa düşeceğinin öngörüsüye titreyerek baygınlık geçirmiş Bilgelik hakikatimiz vardır. Onda geçmiş ve gelecek o andaki kavramsallaştırmayla holistik kavrayışa ulaşılır. O bayılmanın ardısıra bir yol eyleme hayata geçmiştir. Bilgelik bir kere var oluşun adına işaret etmişti. Bunun sonrası durmak olmazdı. İbn-i Arabi; “Varoluşun kökeni harekettir. Hareketsizlik varoluşun içinde yer alamaz; çünkü varoluş hareketsiz olursa, kaynağına, yani hiçliğe geri döner. İşte bu yüzden bu dünyada da, ahirette de yolculuk hiç durmaz” der. Bilgelikte de öyle yaşanıyor. Onun ışığı hiç durmadan ışımayı sürdürdü ve sürdürmeye devam edecek. Bunun için yapılması gereken Bilgelik Kitabesinin anlam bütünselliği çerçevesinde idrak etmektir. Güneşin huzmelerinden bize ulaşmış ışıltıdaki gibi; “Bizim felsefemiz atın gözlerindeki anlamı sezmekten tutalım, bir kuşun sesindeki anlamı çözmeye kara yaşamı bir bütün algılar. Yaşlı bilgeye büyük saygıdan başlayıp bir ceylan kadar ürkek bir genç kızın gözlerindeki arayışa yanıt olmaya kadar her şeye anlam yükler.”

Yazıya dökülmüş hakikatin ayırdına vardığımızda; fikir zikir ve eylem bütünselliğinin içiçe geçmiş olduğunu görürüz. K. Marx’ın 11. Tez’i şöyledir: “Filozoflar dünyayı türlü biçimlerde yorumlamakla yetindiler, sorun onu değiştirmektir.” Bilgelik Kitabesi de değiştirmenin şifresini içerir. Yüzeysel okuyanlar şifreyi çözecek vasfa ulaşamazlar. Onun için şifreyi çözerek dünyanın kitabını okuma yetkinlğine nail olmak icap eder. Bilgelik Kitabesi bize dünyada çekilen acıların dayanılmazlığında atılan vaveylayla hatırlatmakta. Bunun içindir ki görev ve sorumluluklarımızın başında Bilgelik Kitabelerini hakkıyla okuma ve yaşamsallaştırma gelir. Zira öyle kolay yazıya dökülmemiştir. Bu kavramın yazıya dökülmesinin gücü, on yılların ahı yerde bırakılmış mazlum ve madunların trajedisini bizlere ayan etmesinden gelir. Değil mi ki Bilgelik de bunun için bizleri güneşin hizmeleri misali ışıtmak ister. Artık yola revan olmamız için şöyle dile gelmiştir: “Savunmalarım başta Anadolu ve Mezopotamya olmak üzere tüm Ortadoğu coğrafyasında yerleşik kültürlerin kendilerini hakikat olarak ifade etmelerinde ve politik olarak özgür kılmalarında güçlü bir etkiye yol açacağı kesindir. İnancım odur ki, bu savunmalarım evrenin en anlamlı varlıklarından olan insanlığın gelişiminde büyük rol oynayan bu kültürlerdeki kilometre taşlarından biri olacak; özgürlük, demokrasi ve sosyalizm adına kat edilmiş bu yolda gerçek insani yaşamın kapısını ardına kadar açacaktır.”

Evet, başka söze ne hacet. Hiçbir yazı bu denli berrak dile gelmemiştir. İnsani yaşamın kaplarını ardına kadar açan Bilgelik Kitabesinin anlam gücüne ulaşıp hemhal olmak bize hakikat yolunu gösterip menzili yakın eyletecektir. Kadim öğretilerde olduğu gibi, Dünya kitabının kilidini açan anahtar; fikir, zikir ve eylemsellik parçalarının bütünsellik içerisinde bir araya getirilmesiyle oluşur. 

Dile gelen her kelime acıların damıtılmasıyla yazıya dökülmüştür. Yoğun bir emek verilerek ortaya konulurken kanla sulanan topraklarda yeşerek Mazı Ağacının dallanıp budaklanacağı bilinmekteydi elbet. Bizler de “Yaşamı uğruna ölecek kadar çok seven’lerin toprağa düşmesinin bedellerini asla unutmadan yazıya dökülenleri yutup içselleştirmesini bilmeliyiz artık. 

Sözün özü, Bilgelik Kitabelerini kadim öğretilerdeki gibi holistik bir bakışa ele alıp bizden bunu bekler. Cevherde saklı olan gizler böylelikle ifşa olum hal yoluna sokulabilecektir. Bilgelik Kitabesi okumaları yola revan olmayı ve yolculuğu başarıyla tamamlamayı imler. Onun için yüzeysel yaklaşımları tez elden bir kenara bırakıp hakikatine nail olalım. 

* Bandırma Cezaevi/Balıkesir


38

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA