Hapishane ve hapishaneler

Ülkenin ceza ve infaz politikası, siyasi irade tarafından belirleniyor. Mesele yalnızca mevzuat değil. Elbette hangi hükümet gelirse gelsin insan haklarına saygı ve hukukun üstünlüğü temeldir. Fakat durum, politika belirlenmesi açısından doğrudan siyasi irade konusudur.

06 Aralık 2017 Çarşamba | PolitikART

Hüsnü ÖNDÜL


I

Türkiye için özgürlükler ülkesi demeyi çok isterdim. İkinci bir boyut da laiklik ilkesi açısından taşıdığım endişe. Tanzimattan bu yana çok ağır ve sancılı da olsa genel yönelimi batıya doğru olan bir ülke Türkiye. Bugünlerde, giderek özgürlükçü olmasa da var olan, laiklikten de uzaklaşmakta olan bir ülke olmaya doğru sürüklenmekte. Laiklik; hukuk normlarının bir dine, inanca dayalı olarak değil insan haklarına dayalı olmasıdır. Oysa özellikle çocukların evlendirilmesi, kadın hakları, eğitim alanındaki uygulamalar, hukuksal düzenleme girişim ve yapılanlar, ilkeden sapma gösteren durumlardır.

Türkiye şöyle bir militer tarihe sahiptir: 1923-1987 dönemindeki 64 yılın 26 yılı sıkıyönetim askeri rejimi altında geçmiş. Ardından 1987 yılından itibaren Kasım 2002 dönemine kadar 15 yıl OHAL rejimin uygulamasına maruz kalmışız. Toplamda bu 41 yıla, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsü sonrası, son bir buçuk yılın OHAL’ini de ekleyelim. Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti 94 yıllık ömrünün 42 yıldan fazlasını olağanüstü rejim altında geçirmiş. Sadece uygulandığı dönemle sınırlı bir hak ve özgürlük kısıtlamasına ve istisnai rejim koşullarına şahit olmamış yurttaşlar. Sonraki dönemlere damga vuran uygulama ve hukuksal düzenlemelere de şahitlik etmiş, muhatap olmuş.

Özgürlükler ülkesi diyememiş olmamız, sadece yaşanan askeri darbe ya da darbe teşebbüsleriyle sınırlı bir anlayıştan kaynaklanmıyor. Darbelerin ve darbe teşebbüslerinin elbette sınıfsal ve ekonomik-mali karakteri var. Türkiye’nin büyük bir hapishaneye çevrilmesi, o büyük hapishanede yaşayan herkesin özgürlükler lehine tutum almasıyla önlenebilirdi ama başarılamadı.


II

Son yılların -şimdilik- kaçırılmış iki önemli fırsatını hatırlayalım: İlki, Aralık 1999 tarihinde Türkiye’nin Helsinki’de Avrupa Birliği’ne aday ülke ilan edilmesiyle başlayan süreçtir. İnsan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve azınlık haklarının tanınması konusunda çok büyük bir fırsattı. Gerek Ecevit hükümeti gerekse esas olarak 2005 yılına değin AK Parti hükümetleri döneminde (Gül ve Erdoğan hükümetleri) atılmış olumlu adımlar var. Anayasa değişiklikleri, 9 uyum yasada, 70 yasada yüzlerce madde değişikleri, 70 kadar yeni yasa çıkarılmış olması o arada sayılabilir.

İkinci önemli fırsat, barış ve demokrasi, özgürlükler rejimi açısından, Mayıs 2013’te başlayan ‘barış’ sürecidir. Akil insanlar heyetlerinin oluşturulması, milletvekillerinin İmralı görüşmeleri ve İmralı’da Öcalan ile resmi kişilerin görüşmeleri, Dolmabahçe 2015 Dolmabahçe mutabakatı, 2014 Temmuzu’nda çıkarılan 6551 sayılı kanun ve bu kanun doğrultusunda 1 Ekim 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan, 11 konu başlığında barış ve demokrasi için atılacak adımları sınıflandıran Bakanlar Kurulu kararı, barışa doğru atılmış ve Türkiye’nin özgürlükler ülkesi olarak nitelenmesine yol açacak gelişmelerdi. Ama olmadı. Şimdilik barış ve özgürlük biraz uzağımızda. Şimdilik…



III

Bir de hapishaneler var. Her zaman var olmadı. Üç yüz, üç yüz elli yıllık bir tarihi var kapatarak cezalandırmanın. Bir gün hapishanesiz bir dünyada yaşayacak insanlar. Ben buna inanıyorum. Fakat bugünün realitesi, reformlar için çalışmayı gerektiriyor. İzlemeyi, gözlemeyi ve özgürlükler lehine yorum ve uygulamayı gerektiriyor. Dışarıdaki büyük hapishane ile içerideki hapishaneyi bütüncül kavramak gerekiyor. Dışarıdaki büyük hapishanenin özgürlükler rejimi açısından durumu ne ise içerisi yani hapishanelerin durumu da öyledir. Barış ve demokrasi, demokratikleşme adımları atıldıkça içerideki hapislik koşullarında da iyileşme görülür.

İmralı Cezaevi’nin Öcalan’dan kaynaklı ve elbette Kürt sorunu-barış sorunu eksenli konudan kaynaklı bir statüsü var. Buna göre düzenleme ve uygulamalar yapılıyor. Barış/çözüm eksenli düşünce ağırlık kazanınca kaçınılmaz olarak İmralı koşulları da değişir, değişiyor. 1999’dan beri böyle. Genel olarak Türkiye’nin diğer bütün cezaevlerinde de koşullar ve standartlar, bazı istisnalar hariç, ülkenin genel yönelimine paralel gelişmelere sahne oluyor.

Burada siyasi iradeye bakmak lazım. Ülkenin ceza ve infaz politikası, siyasi irade tarafından belirleniyor. Mesele yalnızca mevzuat değil. Elbette hangi hükümet gelirse gelsin, insan haklarına saygı ve hukukun üstünlüğü temeldir. Fakat durum, politika belirlenmesi açısından doğrudan siyasi irade konusudur. Sözgelimi TBMM Plan Bütçe Komisyonu toplantısında konuşan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, 17 Kasım 2017 itibariyle Türkiye’de 384 cezaevinde 232 bin 132 mahpusun bulunduğu bilgisini vermiştir (23 Kasım 2017 Evrensel). Bu sayı, 2005 yılında 55 bindi. Gül, bugüne kadar 3 milyon 50 bin 533 denetimli serbestlik kararı verildiğini açıklamıştır. Türkiye genelinde 139 denetimli serbestlik müdürlüğünde 489 bin 561 denetimli serbestlik kararının infazına (301 bin 858’i adli kontrol) devam edilmektedir. Yargının tutuklama tedbirine başvurmak yerine ceza ve infaz politikası budur. Görüyor musunuz, eskiden olsa 3 milyondan fazla insan hapishanede olacaktı ya da infazı devam eden 489 bin insan içerideydi diyebiliriz. Devlet, ceza ve infaz politikasında değişikliğe gitti. 2004 Türk Ceza Kanunu ve 2005 Ceza Muhakemesi Kanunu ile infaz kanunlarındaki değişiklikler sonucu böyle oldu. İnsanların kapatarak cezalandırılması yerine farklı tedbirler, adli kontrol gibi gündeme geldi. Fakat Gülen hareketinin yargıya hakim olduğu dönemde de ve bugün de, özellikle de 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında ilan edilen OHAL koşullarında da uygulamada durum, özellikle tutuklama rejimi açısından vahimdir. Pek çok hak, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı ve benzeri haklar açısından vahim bir durum var. Yargı mevcut uygulaması ile doğrudan hakları koruyan ve insan haklarının güvencesi olma doğrultusunda bir pratik sergilemiyor, tersine ihlal pratiği sergiliyor. Cezaevlerinde binlerce kadın ve çocuk var. Bir de 36 bin 529 öğrenciyi de anmalıyız. 150’den fazla gazeteci, binlerce özellikle Kürt siyasetçi, Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin, HDP’nin iki eşbaşkanı ve 11 milletvekilinin, 80’den fazla belediye başkanının da tutuklu bulunduğunu kaydetmeliyiz.



IV

Barolar Birliği, 11 Kasım’da “OHAL kapsamında soruşturma ve kovuşturmalarda avukatların savunma haklarının kısıtlanması” konulu bir konferans düzenledi ve sonuç raporunu yayımladı. Konferansa 70 barodan 121 avukat katıldı ve 9 masada çeşitli konular tartışılmıştır. Cezaevi koşullarının kötü oluşu, insan onuruna aykırı muamele şikayetlerinin yoğunluğu, savunma haklarına müdahalelerin oluşu, avukatın hukuksal yardımından yararlanmada sorunlar yaşandığı 25 madde halinde “tespit ve değerlendirme” bölümünde yer almaktadır. Aynı şekilde 12 ayrı konu "netice" başlıklı bölümde vurgulanmaktadır.


V

İHD raporları 

a) İHD Diyarbakır Şubesi tarafından hazırlanan, “2017 yılı ilk 9 ay Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi İnsan hakları ihlali Raporu”nun “cezaevlerinde yaşanan ihlaller” başlığı altında 206 ile 233. sahifelerde, ihlaller şu alt başlıklar halinde rapor edilmektedir. Sevk Uygulamaları, Sağlık Hakkı İhlali, Aile Görüşü Engellenenler, Tecrit ve İzolasyon Disiplin Cezası Verilenler, Haberleşme ve İletişim Hakları Engellenenler, Sosyal Etkinlik Hakları Engellenenler, Cezaevlerinde Anadil Özgürlüğüne Yönelik İhlaller ve Cezaevlerinde Diğer İhlaller,

b) Çukurova bölgesinde, Tarsus T Tipi Kadın Cezaevi, Tarsus T Tipi 2-3 nolu cezaevleri, Adana Kürkçüler cezaevi, Osmaniye 2 nolu T Tipi Cezaevi ile ilgili 26 Ekim 2017 tarihli raporda tespit ve değerlendirmeler,

c) 28 Ekim 2017 İç Anadolu Hapishaneleri Hasta Mahpuslar Raporu’ndaki tespit ve değerlendirmeler ile,

d) 25 Ekim 2017 tarihli Elazığ Hapishaneler Raporu çok önemli tespit ve değerlendirmeler içermektedir.

Raporlara, ihd.org.tr adresinden ulaşmak mümkündür.


32

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA