Amed’e…

Yaralıydı mevsim. Dışardaki yüzleri donduran ayazdan başka her şey suskundu. Her şey, umutlarını bahar sevdasına bağlayan ama üstüne kar yağan bir ilkyaz çiçeği dibiydi. Sevdalı ve öfkeli…

22 Kasım 2017 Çarşamba | PolitikART

Deniz DAĞ


Yaralıydı mevsim. Dışardaki yüzleri donduran ayazdan başka her şey suskundu. Her şey, umutlarını bahar sevdasına bağlayan ama üstüne kar yağan bir ilkyaz çiçeği dibiydi. Sevdalı ve öfkeli…

Karanlık ürkütüyordu. Gecenin ulamasından, karanlığın yüreğini delen Amedin yokluğu çarpıyordu, gökyüzü bakışlı toprağa…

Ve kadim topraklar ağlıyordu. Barışa hasret çocuksu bakışlar ağlıyordu ve bir süre susuyordu her şey. Sonra insanlık üşüyordu.

Barışın gözleri Amed’i arıyordu. Nerede görürse, oralı oluyordu insanlığın yüreği…

Oysa gecenin tam ortasında salmışlardı Amed’i görünmez kentlerin ötesine. Yalnızca fırtınalar tutmuştu elinden. Ne kimse çığlıklarını duymuş ne de ayrılırken sessiz bir gülücükle el sallayan çocuksu bakışlarını gördü kimse.

Zemheri kış ayazındaydı mevsim. Oy rüzgarın nazlı gülüşü, seni nereye sürdüler?

Kırılmış bir kentin neresinde kaybettim seni?

Şimdi hangi kadim toprağın semtinde arayayım seni?

Zamansızdı gidişin… Ve insanlık senin bakışlarında aç kaldı yaşama...

Ay da doğdu. Amed’in yoldaşı oldu yıldızlar. Ama ay küskün. Kırılmış bir dal gibi büktü boynunu.

Sen gittikten sonra, her doğuşunda büküyor dudaklarını.

Oysa halay zılgıtlarıyla doğuyordu sen varken. Bir ucundan bir ucuna uzanıyordu memleketimin semasında.

Oy mavi bulutların en sevimli nefesi, ayazın neresinde saklısın sen?

Mevsimler de küstü Amed. Sonbaharlar erken gelir, kışlar da uzun sürer oldu. Bir sen yoksun yağmur sonrasındaki toprak sevdam. Bir sen!

Ne zaman bahar gelse, ayak izlerin yeşerir bu topraklarda... Ve sen yüreğimin mavisi...

Ey Ağustos güneşinin yoldaşı, ey İnsanlık yüreklim, seni nereye sürdüler?

Ülkemin bütün çocukları seni sorar. Ve seni arar mutluluğa hasret bir çocuğun yüreği.

İnsanlığa şimdi sensiz anlatıyorum sonu barışla biten tüm masalları. Yarın, yarın... Oysa kaç yüz yarın geçti Amed? Her tan kızıllığında daha bir güzel doğuyor şafak, sen geleceksin diye.

Ey sevda türküm!

Sen gittikten sonra ya yetim kaldıysa bütün çocuklar?

Bir başıma nasıl taşıyabilirim bütün umutları? Ey türkü kokulum, ey insanlığa olan hasretim...

Hani baharın ilk gününde reyhan ekecektin toprağıma? Hani kol kola çıkacaktık yaylalara! 

Dağlarım ağlıyor...

Yeniden ağlıyordu yaşama hasret çocuklar... Yeniden küsüyor mevsimler. Sanki hiç olmadığı kadar ağlıyor anneler ve çocuklar…

Ne çok isterdim, bir zamanlar gece karanlığında, ayak seslerinden uyanıp, usulca yıldızlara sığındığımız gecelerde, hiç ardına bakmadan ve uzanıp gökyüzünden yıldızlar kopararak koşmanı… Ve olabildiğince gülüşlerini rüzgara verebilmeni....

Bütün eylül çocuklarının halaya durmasını, boylu boyunca... Şimdi hasret ekiyorum toprağına memleketimin. 

Azıcık suya eğildiğimde, bakışlarını görüyorum destan gülüşlüm.

Ey Zagros bakışlım, nereye gittin öylece vakitsiz?

Böyle mi açacaktı çiçekler? Pespembe bulutlar çıktığında, ömür sevimli yar olduğunda, goncalar bahar emzirdiğinde, suskun mu kalacaktı yaşam? Köy meydanlarında türkü türkü bağıran, halay başlarında duran, nazlı fidanım böyle mahzun mu olacaktı?

Zamansızdı gidişin, tüm gidişler gibi...

Geriye üşüyen bir barış kaldı çocukların hayallerinde...


179

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA