Üç gerilla üç bin fidan

Hekim ŞİLAN

15 Kasım 2017 Çarşamba | Forum

Bir insan ortalama 70-80 yıl yaşar. Belki yaşanılan coğrafyaya ve koşullara göre bu süre değişkendir. Avrupa’da yaşayanlar için kısa, Afrika’da yaşayanlar için ise uzun bir süre. Kimine göre adildir ölüm, şahı da fakiri de vurur; kimine göre ise zamansız alıp götürdüğü için adaletsizdir. Milyonlarca insanın bedduasını, mazlumun ahını almış ve ölmesi gerekenler hala yaşarken, dünyaya barış, huzur ve mutluluk getirmek için onurlu bir duruş içinde olanlar daha ömrünün baharını yaşamadan göçüp giderler. 

Tabii ki önemli olan çok yaşamak değil, nasıl yaşandığı ve arkasında içinde yaşanılan topluma, kültüre, insanlığa, coğrafyaya neler bırakıldığıdır. Yoksa bir baltaya sap olmamışsın, deyim yerindeyse ot gibi gelip, ot gibi gitmişsin neye yarar! Kimi kısacık yaşar, ama her anı insanlık için değerler yaratmakla dolu geçer. Kimi de zalim olur ama uzun yaşar. Zalim olup yüzyıl yaşamak demek, sadece yapılan kötülüklerin hanesini çoğaltmak için biraz daha zamana sahip olmak demektir. 

Büyük şairler şiirleriyle, yazarlar romanlarıyla, ressamlar yaptıkları resimlerle, bir bütün sanatçılar sanatları ve insanlığa bıraktıkları eserleriyle, zanaatçılar el emeği göz nuru zanaatlarıyla, mucitler insanın ufkunu ve yaşamını değiştiren icatlarıyla anılır. Peki, biz neyle anılacağız? 

Belki bu özelliklerden hiçbirisine sahip değiliz ya da bazılarına sahibiz ama doğru zaman ve zeminde ortaya çıkaramadığımız için gizli saklı duruyor içimizde bir yerlerde; içimizdeki sanatçılığı ortaya çıkarmak için uygun koşulları bekliyordur. Belki de gizi yaratımsal gücümüzün hiç farkında olmayacağız ve yeteneğim yok bu konuda deyip es geçeceğiz ömrümüzün geri kalanında. Çünkü sanat ve edebiyatla ilgili konular yaratımsal güç ve gerçekten öz yetenek istiyor diye düşünürüz. Halbuki bu söylem sadece bir önyargıdır ya da inşa edilmiş bir algıdır. Bunu çoğumuz da bilmeyiz. 

Ben de herkes sanatçı olamaz, sanatçı da tanrı gibi yaratır diye düşünürdüm. Ama tanıştığım üç gerilla bu düşüncemi değiştirdi. İnsan isterse herkes en büyük sanatçı olabilir dedim. Geçen gün oldu bütün bunlar. Şiyar, Şoreş ve Ferhat adında üç gerilla değiştirdi düşüncelerimi. Sanata, edebiyata, doğaya, kültüre ve yaratıma ilişkin görüşleri ve yaptıkları çalışma bende, insan isterse herkes en büyük sanatçı olabilir düşüncelerini oluşturdu. 

Parçalı bulutlu bir gün; bazen açıyordu hava, bazen de bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Medya Savunma Alanları’nda arabayla yol boyu ilerlerken en az 2000 rakımlık dağın tepelik bir yerinde sırılsıklam olmuş ama yağmura ve ıslanmaya aldırış etmeden harıl harıl ellerindeki çapayı kullanan üç gerillayı görünce bu havada ne yaptıklarını anlamak için yanlarına gittim. Sırılsıklam olma pahasına bu yağmurun altında kalmanıza neden olan şey nedir diye sorduğumda. Sonradan adının Şoreş olduğunu öğrendiğim uzun boylu, esmer, güler yüzlü gerilla “bizden sonraki nesiller ve coğrafyamız için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz” dedi. Gerilla Şoreş’e nazaran azıcık daha kısa, melül ve masum bakışlı, ama ne kadar ince ve zarif bir yapıya sahip olduğu konuşmasından belli olan gerilla Şiyar yüzümdeki şaşkınlığı ve gerilla Şoreş’in ne demek istediğini anlamadığım bir eda içinde olduğumu görmüş olacak ki gülümseyerek, palamut ekiyoruz, dedi. Buralar 10-15 yıl sonra hep meşe, palamut, badem ağaçlarıyla dolacak, kocaman orman olacak diye devam etti konuşmasına. 



Yağmur dinmişti, güneş bulutların arasından süzülerek taze gelinmiş gibi utangaçça yüzünü gösterip duruyordu. Havanın açmasını fırsat bilen gerilla Ferhat, kara çaydanlığı ustaca yan yana koyduğu üç taşın üzerine koyup hiç duman çıkarmadan tutuşturduğu odunlardan bir çay demledi. Beni çay içmeye davet edince iki gerillayla koyu bir sohbete daldık. Ferhat, çok dahil olmadı sohbetimize; sanki geç kalmış, elindeki işi yetiştiremeyecekmiş gibi harıl harıl enerjisini ve tüm dikkatini palamutları dikmeye vermişti. Diğer iki gerilladan öğrendim ki, gerilla Ferhat önüne koyduğu işi bir an önce bitirmeyi ve bir de konuşmaktan çok günlük tutmayı seviyormuş. 

Ortadoğu'da Üçüncü Dünya Savaşı yaşanıyor, her yer karmakarışık, Kürtlere yönelik bu kadar yoğun saldırı var. Türk devletiyle savaş içindesiniz; her gün çatışmalar yaşanıyor, uçaklar gelip vuruyor buraları, Irak’ta şurda burada bir sürü sorun var, bu kadar şeyin içinde palamut ekmek de neyin nesi gibisinden sorular sordum. Onlar da duygularını ve düşüncelerini anlattı bana. Yağmurun altında ne yaptıklarını öğrenmek için gitmiştim, 1 saat kadar kaldım yanlarında.  Sohbetimiz derinleştikçe derinleşti.  

Başka kimse ekiyor mu palamut ya da bademi, bu ağaçları seçmeniz özel bir tercih mi, yoksa başka ağaç dikme imkanınız olmadığı için mi bu türü tercih ettiniz diye sorduğumda onlar anlattı, ben de dinledim. 

“Palamut ya da badem ekmemizin nedeni, bu ağaçların bakımı yapılmadan da yetişebiliyor olmasıdır. Bir de bu ağaçların karakteristik yapısı Kürdistan coğrafyasına uygundur. İmkanımız olsa her yerde meyve ağaçları dâhil envai çeşit ağaçlar dikerdik. Ama savaş koşullarında yaşıyoruz, gereken bakımı yapmaya imkan bulamayız, diğer çeşit ağaçlar da bakım gerektiriyor. Biz palamut ve badem ekiyoruz ama halkımız her yerde coğrafyasına ve iklimine uygun ağaç ekmelidir. 

Hemen hemen her gerilla eker palamudu. Üç arkadaş olarak yazdan beri böyle bir planımız vardı, ekim zamanını bekliyorduk, şimdi bu tohumları ekmek için en doğru zaman. Her bir arkadaş en az bin palamut ekecek dedik. Üç arkadaşız üç bin palamut ekiyoruz. Yaklaşık bir çuval palamut topladık. Bu palamutları 2016-2017 yıllarında Kürdistan halkının özgürlüğünü sağlamak ve Kürdistan coğrafyasının öz değerlerini korumak için mücadele verirken şehit düşen tüm yoldaşlarımızın anısına ekiyoruz. Yer olarak da burayı seçtik, çünkü arkadaşlarımızın bundan beş yıl önce ektiği fidelik bir alandı burası. Çok güzel bir orman olacaktı. Ama geçen yaz otların sapsarı olduğu, küçücük bir kıvılcımın bile durdurulması mümkün olmayan yangının ortaya çıkmasına neden olacağı bir dönemde uçaklar geldi tonluk kazanlarla bombaladı buraları. Büyük bir yangının çıkmasına neden oldu bu bombalama, taze fideler de yandı gitti. İnatçı bir ağaçtır meşe, köklerini derinlere yayar, baharın gelişiyle kendisini yeniler diye düşündük,ama tazeyken yandıkları için köklerine kadar kurumuşlar. Biz de üç arkadaş olarak Türk devletinin bu vahşiliğine inat, Kürdistan coğrafyasının her yeri yeşil olacak, yani yaşam alanı olacak düşüncesiyle buraları yeniden ağaçlandıracağız dedik. 

Bazı arkadaşlar farklı yerlerde ekiyor palamut tohumlarını, kimi geçtiği patikanın kenarına, kimi tepelik yerlere, kimi ağaçların seyrek olduğu yerlere; biz burayı tercih ettik. Yirmi tane eken de var, elli ve daha fazlasını da. Zaten önemli olan kimin ne kadar ektiği değil, tohumları ekme bilincine ve o duyarlılığına sahip olmaktır. Bu bilinç ve duyarlılık oldu mu hem ağaçlar ve ormanlar korunur, hem de doğaya sahiplenme ve doğayla bütünleşme gerçekleşir. 

Düşünün bir kere, Kürdistan'da herkes ikişer tane palamut tohumu ekse bile bu, yılda milyonlarca tohumun toprakla buluşması ve milyonlarca ağacın yeşermesi demektir. Her yer yemyeşil olur. Bin bir türlü kuş ötüşür; kurumuş topraklar cıvıl cıvıl canlanır, hayatla, neşeyle dolu olur her yer. Müzik, insanda kuşların cıvıltısı, rüzgarın esişi, suyun şarıltısı, yaprakların hışırtısı ve havada rüzgarla yaprağın dans etmesinin dinlenirken ve izlenirken verdiği hazzı ortaya çıkarmak için yapılmıyor mu? Berrak bir hava, bulutlar, güneş ya da yağmur; yüksek bir yerden-dağlardan daha küçük dağlara, tepelere, ovaya ya da daha yüksek tepelere bakarken bizde oluşan sevinç, heyecan, aşk; aşağıda gördüğünüz gibi yeşil, sarı, turuncu ve kırmızının tüm tonajlarının gözlerimizi neşelendirmesine benzer bir mutluluk içimizde yaratmak için yapılmıyor mu resim? Şu anda içinde bulunduğumuz yer ve gördüğünüz güzellikler sanatın bütün alanlarını içinde barındıran harika bir seremoni değil mi? 

Sanatçı ilhamı doğadan, toplumdan ve doğayla iç içe olan insandan alır. Müziğin de, resmin de diğer sanatların da esin kaynağıdır doğa. Asıl yaratım doğanın kendisinde var olur ve sanat olarak nitelendirilen dallar da sadece gerçek sanatın tasvirini yapar. Estetiğin, hazzın, duygunun yaratımını kendisine konu edinir; ama bunu ifade ederken aşk çeşmesi doğadır. Ya da doğası tahrip edilmiş, çölleştirilmiş bir dünyada doğanın güzelliklerine olan özlemi ifade etmek için yapılır sanat. Gerçek sanatçı da birinci doğa olan gerçek doğayla ikinci doğa olan toplumdaki güzelliklere özlem duyandır, onun neden devam etmesi gerektiğini ortaya koyan ve tasvir edendir. Eserleriyle birinci ve ikinci doğadaki güzellik ve estetiğin korunması gerektiği konusunda insanlara bir şeyler anlatmaya çalışandır. 

Belki herkeste sanatçı diye nitelediğimiz birinci ve ikinci doğa için bilinç oluşturma gayretini doğayı tasvir ederek gösteren insanlardaki yetenekler yoktur, ama doğanın kendisini korumak, yaşam alanına zarar vermemek ve çoğalmasına ortam yaratmak, sanatın ilham aldığı kaynağın gelişmesini sağlamak sanatın ta kendisidir. Bu, belki farkında olmadan aslında sanatla uğraşmaktır, bütün eserlerin anası olacak şaheseri ortaya çıkarmaktır. Yurt sevgisi taşımak, yurtsever olmak, yurdunu korumak, yeşil bir dünya yaratmak her şeyden önce üzerinde yaşadığımız coğrafyaya ve doğaya sahip çıkmakla olur. Biz de Kürdistan özgürlük gerillaları olarak ülkemizi işgalcilerden temizleme görevi yanında bir de Kürdistan'ı bir bütün doğasıyla yeniden inşa ederek sahip çıkmaya çalışıyoruz. 

Aslında tahrip edilmezse Kürdistan'ın her yeri ağaçlarla dolar. Çünkü doğanın şaşmaz bir zekası var. Kendisini yenileyen özellikleri ve hafızayı içinde barındırıyor. Bu belki de bin yılları alan zamanda oluşmuş bir hafıza. Ama insanlar kötü şeyler yapıyorlar, her şeyi tahrip ediyorlar, bunu yaparken de doğaya çok fazla zarar veriyorlar. Doğanın dengesiyle oynuyorlar. Bu da yaşam alanının ortadan kalkmasına neden oluyor. Kuşkusuz insanlar istediği kadar bozsunlar doğayı, her şeyi yakıp yıksınlar, doğa yine var olur, yeni koşullara göre uyarlar kendini, ama o zaman doğa eski doğa olmaz. O, kendi gerçekliğine ve koşullarına göre kendisini devam ettirir, ama yaşayan insanları ve kültürleri koruyamaz artık. Yaşamı içinde bulunduğumuz doğa verdi, onun başkalaşması demek de yaratımlarının da ya başkalaşması ya da ortadan kalkması demektir. 

 Mesela doğa kendi içinde bir denge oluşturduğu ve kendini yenileme özelliğine sahip olduğu için normalde birilerinin palamut ekmesine gerek yoktu, bu işi sincaplar yapıyor olacaktı. Sincaplar sonbaharın topladıkları palamutları, cevizleri, bademleri kışın yemek için ya toprağın altına koyar ya da ağaç kovuklarında saklarlar. Toprağın altında saklarken bazılarını nereye gömdüklerini unuturlar ve o unuttukları tohumlar baharın yeşerirler. Ya da ağaçtan düşen palamutlar kışın yağmurun etkisiyle azıcık toprağın altına girdi mi kök salar toprağa ve çoğalmasını öyle gerçekleştirir. Ama insanlar o kadar acımasız ki, ortada bir şey bırakmıyorlar. Bu acımasızlıkları doğada yaşam alanı sağlayacak dengeyi bırakmıyor. Bir türün ortadan kaldırılması da başka türlerin ortadan kalkmasına vesile oluyor. Kürdistan'da ise bu denge hiç bırakılmadı. Kürdistan tarih boyu sürekli savaş alanı olmuş. Evliya Çelebi seyahatnamesinde Kürdistan'ın tümüyle ormanlık bir alan olduğundan söz eder. Bir sincap Kürdistan'ın tümünü bir ağaçtan diğerinin dalına atlayarak geçebiliyormuş. Ama şimdi bahsedilen ormanın binde biri bile ortada kalmamış. 

Bu coğrafyanın evlatları her yönüyle sahip çıkmalı bu topraklara. İnsan, doğanın analitik zekası gelişmiş bir parçasıdır. İnsanın doğaya karşı var olan sorumluluklarını yerine getirmesi gerekir. Kürdistan da bir bütün olarak ele alınırsa gerçek anlamına kavuşur. Herkes, daha yaşanılır ve çekici bir dünya yaratmak için yılda en azından iki palamut ya da farklı bir ağaç çeşidi ekmelidir. 



327

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA