Yollarda biriktirdiğimiz anılar!

Dördü beraber gözlerini suyun içinde açıp gülümsedi. Ağızlarından çıkan kabarcıkları seyredip suyun altında ne kadar kalınabilir sorusuna cevap bulmaya çalışıyorlardı. Nefesi kesilen iki gerilla, başları ile çıkalım işareti yaptı ama önerileri reddedildi. Her şeye ama her şeye direnmeyi aklına koyanların akış haliydi bu.

11 Ekim 2017 Çarşamba | PolitikART

Medya DOZ


Yeşilin bin bir türlü tonları arasında ilerlerken ve akarsuyun narin akışına dalmışken, hışırtı ve ayak sesleri eşliğinde beş mekaplı ayağın bütün dağları, yolları sahiplenircesine kararlı bir yürüyüşüne daha tanık oluyorum.

“Heval bence burası güzel!” diyen sese döndüğümde beş kadın gerillanın bellerinde ağır çantalarla yorucu ve uzun bir yoldan geldiklerini görüyorum. Her beş kadın gerillanın da heybetli, uzun saçlı ve kendilerine güvenen duruşları var. 

Terini silen ve daha tecrübeli görünen gerillalardan biri “Daha arkadaşlardan çok uzaktayız, güvenlik için iyi değil.”

Kişiliğinde biraz cinlik olan başka bir gerilla; “İyi de uzak olmamız daha iyi, en azından noktaya gidinceye kadar üstümüz başımız kurur.” 

Grubun genci olan gerilla; “Evet, arkadaşlar bizi ıslak görürlerse kuralsızlık yaptığımızı anlarlar.”

Tecrübeli gerilla gülümseyerek; “He, kuralsızlık yaptığını biliyorsun yani.”

Genç gerilla altta kalmayarak muzip bir tavırla; “Yüzmek bir ihtiyaçtır, keyfiyet değildir” deyince yelkenler suya indi ve grubun hepsi çantasını sevinçle indirip suya girmeye hazırlandı. O ana kadar konuşmayan gerilla, “ben nöbette kalayım, benim için de yüzün” deyip az ileri gitti. 

Suyun kenarında beş kadın gerillanın çantaları ve bütün askeri teçhizatları (silah rext) düzenli bir şekilde bırakıldı. Yeleklerini de katlayıp çantaların üstüne bıraktılar, gömlek ceplerindeki resim, kâğıt, vb. şeyleri çıkarıp katladıkları yeleklerin üstüne koydular. En son bellerindeki şelemeleri de indirip suya girdiler. Dört gerilla aynı hizada saçları açık suyun altında yüzüyordu. Gerillalar el ele tutuşarak birlikte suyun içine daldı, suyun altında da ellerini halka gibi yapıp birbirine kenetledi. Dördü beraber gözlerini suyun içinde açıp gülümsedi. Ağızlarından çıkan kabarcıkları seyredip suyun altında ne kadar kalınabilir sorusuna cevap bulmaya çalışıyorlardı. Nefesi kesilen iki gerilla başları ile çıkalım işareti yaptı ama önerileri ret edildi. Her şeye ama her şeye direnmeyi aklına koyanların akış haliydi bu. Nefsini her şeye karşı eğitenlerin cengiydi bu. Suya, rüzgara ve bütün doğaya kendinden bir şeyler katarak yaşayanların duyguları sıra dışı ve sanatsaldır. Berrak sular içinde yorgun bedenlerin narin devinimlerinin her hareketinde bir estetik, bir akıl ve bir direnç vardı.   

Kendilerine hayattan hakları olan güzel anları koparma peşinde olanlar, suyun akışı kadar özgürdür. Yaşam onlara emanet edilmemiş, kendilerinden nakışlar işlesinler diye avuçlarına verilmiş. Bu yüzden kula minnet etmezlerdi, kimselere eyvallahları yoktu. Doğa onlara sunduğu her nefeste, paylarını adil bir şekilde ayırırdı. Bu hayatta her zaman hak ettikleri payı alırlardı; ne eksik ne de fazla… 

 Nöbetçi gerilla derin düşüncelere dalarak arada arkadaşlarını izleyip gülümsedi. Su gözüne kocaman bir cam gibi pürüzsüz göründü. Arkadaşları o koca camın altında sakin, abartısız ve suyla birleşmiş bir halde ilerleyip duruyordu. İçinden “Keşke fotoğraf makinesi olsaydı da bu güzel görüntüyü çekseydim” diye geçirip hayıflandı. Hayıflanmak, anılara değer vermenin imgesi olduğu kadar, pişmanlıkların da despot duygusuydu. Nöbetçinin yüzündeki gülümseme birden dondu. Gözleri karşıya kilitlendi, panik ile eğilerek ve sendeleyerek sudaki arkadaşlarının yanına vardı. 

“Heval çabuk çabuk çıkın, düşman geliyor!” Gerillalar ilk başta şaka sandı ama nöbetçinin halinden ciddi olduğunu anlayıp hızla sudan çıkıp silahlarının yanına yöneldiler. Gelen asker kafilesi ile aralarında üç yüz metre vardı ve bu onlara istedikleri her şeyi yapma fırsatı vermiyordu, fakat çaresiz de değillerdi. Zira böylesi anlarda insan aklı olağanüstü bir şekilde çalışma düzlemine geçerdi. Ölüm karşısında yaşam kendini o kadar güçlü hissettirirdi ki, daha önce yapamam dediğin her şeyi hiç sorgulamadan yapar kıvama gelirsin. Bu çabanın adı ölümden korku değildi, yaşamı sevmekti. Bir gerilla ölümle burun buruna geldiğinde sevdiklerini düşünür. Onu sevenlerin çekeceği acıyı, bu acıyı yoldaşlarına ve sevdiklerine yaşatmama çabasının tümü sevmek ve sevilmekle ilgiliydi. Ve bu, yaşamı sevmekle eşdeğerdi. Uğruna ölebileceklerin için daha çok çalışmak, çabalamak bir sevgi ve direniş anlayışıydı. 

İnsan eğer sevmenin mayasını ruhuna çalmışsa hiç yalnız kalmaz. Hep onu seven, merak eden, düşünen birilerinin varlığını bilir. Hissedildiğini hisseder. Bu beş kadın gerillanın da yoldaşları, onları ölesiye merak ediyordu.

Yüksek bir kayanın üstünde elinde cihaz, gergin olan bir kadın gerilla gözleri hep uzağı arıyordu. Yanındaki başka bir kadın gerillaya “Dürbünle sürekli boğaza bak, belki gelirler. Kaçırmayalım onları, eski noktaya giderlerse operasyonun içine girerler.” Diğer gerilla “Heval Adar, eğer cihazlarının pili bitmemişse düşmanı takip etmişlerdir ve operasyon olduğunu anlamışlardır. Biraz rahat ol, kendini yedin bitirdin. Hem hepsi cin gibidir. Merak etme.” Adar çok umutlu olmayan bir ses tonu ile “Pil bitmemişse… Başlarına bir şey gelmemişse… Hava kararsın, biz onlara doğru gidelim, yoksa burada onları beklerken deliririm. Bin tane ihtimal var. Ne olduğunu bilmiyoruz. Sadece dua ediyorum, onları tekrar kucaklayayım, başka da bir şey istemiyorum.” Diğer gerilla dürbünün diğer ucunda yoldaşlarının şen şakrak bir şekilde ilerlediğini hayal ederek baktığı için bazen gerçek ve hayal birbirine karışıyordu. 

Ve askerler, buraların yabancısı askerler… Her adımları “Biz buralı değiliz, biz acemiyiz” diye çığlık atıyordu adeta. Sendeleye sendeleye ve işgal etmenin hayasızlığı ile beceriksiz bir şekilde ilerliyorlardı. Hakir adımlarla toprağı döver gibi yürüyordu askerler. Köprüden suyun karşı tarafına, yani gerillaların yüzdüğü yere doğru ilerliyorlardı.

Yüzme yapılan yere gelinceye kadar her şey normal gibi görünüyordu. Ama yüzme yerinde bir asker irkilerek geri çekildi. Diğer askerler de korkarak ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ürkmüş asker, eliyle gördüğü izleri diğerlerine gösteriyordu. Suyun ıslattığı yerler, ıslak mekapların taşlarda bıraktığı izler. Bu izleri gören askerlerin korku ve paniği arttı. Her kafadan bir ses çıktı. 

Bir asker ıslak ayak izlerini göstererek  “Oğlum buradalar, daha su bile kurumamış!”

“Bizi burada gebertmelerini mi bekliyoruz gidelim”

“Gebermemiz kimin umurunda ki?”

Askerlerin komutanı; “Susun lan adamlığınıza tüküreyim, karı gibi etek giyin bari! Savunma pozisyonu alın, ne olduğunu anlayalım. Gökhan buraya gel!” deyip daha detaylı kontrollere başladılar. 

Komutan, çıkardığı sonucu Gökhan’a söylüyor; “Bizimle aynı istikametten gelmişler ama köprüden değil, (elini karşıya uzatarak) bu mevkiden suyu kesmişler ve büyük ihtimalle bizden 4-5 dakika önce buradan geçtiler. Ya bizi gördüler pusuda bekliyorlar ya da her şeyden habersiz yollarına devam ediyorlar. Bu durumda biz onları pusuya düşürebiliriz.” 

Gökhan, komutanı dinledikten sonra yine etrafına bakındı ve yerdeki otların içinde parıltılı bir şey buldu. Eğilip yerde gördüğü şeyi aldı ve komutana doğru uzattı. Komutan inceledi, koli bandı ile birbirine sıra halinde yapıştırılmış, küçük küçük kesilmiş, film şeridini andıran resimlerdi. Her biri benzeri olmayan, tek olan, kopyası olmayan anıların biricik tanığı gerilla resimleri… Komutan; “Süpermiş lan, cepte taşınabilir mini albüm!” 

“Mini albüm” sözü Rûken’in kulaklarına değince suyun altındaki elini yavaşça kalbinin hizasına koydu. Orada değildi. Acıyla gözlerini kapattı. “Mini albümü” hep kalbinin üstündeki cebinde taşıyordu. Ve şimdi o on metre ilerde duran bir düşman askerinin ellerindeydi. Anıları, sevdikleri, yaşanmışlıkları ve yıldızlara göç etmiş yoldaşlarının resimleri… “Çok uzun yıllar geçse acaba resimleri artık yanımda olmayan şehit yoldaşlarımın yüzlerini unutur muyum?” diye aklından geçirdi. Bu fikri hiç adil bulmadığı için hemen kovdu. 

Gözleri kapalı halde olan Rûken, sabırsız bir kuş gibi düşünceden düşünceye konuyordu. Birden bir arkadaşının suyun altında koluna dokunduğunu fark edince gözlerini hafifçe açtı. Gırtlaklarına kadar suyun içinde çalı çırpının içinde birbirinin yüzünü zor gören ve hareketsiz bekleyen gerillaların hepsi Rûken’in gözlerini bir anlığına yakalamak istiyordu. Zira bu durumda ancak gözler konuşabilirdi. Rûken arkadaşlarının merakını giderme adına “Mini albüm benimdi” anlamında arkadaşlarına işaret verdi. Üzüntüsünü erteleyen gerillalar, tekrar askerlere kulak vermeye başladılar. Tek kaygıları silah dışında her şeylerini sakladıkları yerin askerler tarafından görünmesiydi. Şayet askerler çantalarını ve diğer malzemeleri görürlerse, gerillaların çıkarttığı izlerin yanıltma olduğunu anlar ve hemen orada yanlarında, yörelerinde olduklarını fark ederlerdi. Ve bu her anlamda hazırlıksız yakalanmanın izahı olacaktı. 

Komutan; “Oğlum yukardan gidelim ki onları denetimimize alalım, aşağılarda pusularına düşmeyelim. Anlayacağın ya bugün biz onları ya da onlar bizi postalayacak” deyip elleriyle savunma pozisyonunda olan askerlere kalkın işareti yaptı ve oradan ayrıldılar. Mini albümü de götürerek… Anıları da gasp ederek…

Beş kadın gerilla oradan uzaklaşan askerleri saymaya çalışıyordu. Yüzü askerlere dönük olan Asmîn, 18’e kadar sayabilmişti. Ama sayıları, çıkardıkları ayak seslerinden 18’den çok daha fazla olduğunu gösteriyordu. 

Askerlerin uzaklaştığına iyice emin olan gerillaların en tecrübelisi silahını sıkı kavrayarak sudan hızla çıkıp sakladıkları eşyalara yöneldi. Düşman görmemişti, eşyalar bıraktıkları gibi duruyordu. Çalı çırpıları az kenara iterek dürbünü aldı ve yüksekçe bir ağacın üstüne tırmandı. Dürbün ile arazinin tümünü taramaya çalışırken, gırtlağına kadar suyun içinde bekleyen gerillalar, Rûken’in kulağına fısıldayarak ona moral vermeye çalışıyordu. Rûken ise o “mini albümde” kimlerin olduğunu hatırladıkça, sanki hayatını kör bir bıçak ile kesip almışlar gibi bir duygu yaşıyordu. İçinden “Özür dilerim anne, özür dilerim heval Zinar, özür dilerim bütün yoldaşlarım!” diyordu. Bedeni suyun içinde buz kesmişti ama alnından ateşler fışkırıyordu adeta. 

Biraz önce ağaca tırmanan elinde dürbün olan gerilla gelip arkadaşlarının yanı başında durdu. Bir de düşman gözüyle bakmak istedi saklandıkları yere. Hiçbir şey görünmüyordu. Arkadaşlarına gülerek, “Çıkın ben Dicle” diye seslendi. “Biz de seni Gökhan sandık” diye cevap verdi güler yüzlü Derya. Rûken hariç herkes gülüştü. Herkes eşyalarını alıp kendini hazır hale getirdikten sonra Dicle dürbünü gözünden indirip “Heval, düşman bizim eski noktamızın olduğu tepenin boğazına doğru ilerliyor. Pilimiz tükendiği için arkadaşlara haber veremiyoruz. Şayet operasyondan haberdar değillerse noktada temas yaşayabilirler. Eğer operasyondan haberdarlarsa ve bizimle bağlantı kuramamışlarsa merak edip bize doğru gelebilirler ve yine çatışmaya girerler. Yok, bizim gibi gafil avlanmaz ve düşmanı fark ederlerse ve düşmanı pusuya düşürürlerse çok iyi olur. Bunların hepsi ihtimal. Şimdi biz ne yapacağımızı netleştirip harekete geçelim.” 

Rûken: Bence biz de boğazın bu tarafında pusu atalım. Eğer herhangi bir temas yaşanırsa düşman geldiği yeri güvenli bulup tekrar oradan geri çekilmek isteyecektir. Biz de burada başka bir eylem için hazır beklemiş oluruz. 

Derya: Heval, operasyonun kapsamını bilmiyoruz, o yüzden çok açık hareket etmeden Rûken arkadaşın önerisi üzerine kendimizi planlayabiliriz. 

Dicle: Tamam o zaman mesafenizi açın. Yamaçtaki ormanlıktan kendimizi boğaza yetiştirip uygun bir yere mevzilenelim. 

Yürüdüler, ıslak saçlarıyla yürüdüler, elbiselerinden su damlayarak. Sırılsıklam şarjörlerini çıkarıp ceplerine koydular ve kuru şarjörlerini keleşlerine taktılar. Boğaza ulaşmalarına az kala bekleyip keşif yaptılar. Görünürde düşman yoktu, kendileri için belirledikleri kayalıkları da kontrol edip yola koyuldular ve boğazın ötesinde kızılca kıyamet koptu. Hepsi birbirine bakıp “Keleş sesiydi, arkadaşlar vurdu” deyip yerlerini tutmak için koşar adım ilerlediler. Gelen silah sesleri çok değildi ve henüz karşılıklı değildi. 

Adar ile Dîlan, beş arkadaşını dört gözle beklerken karşılarına bir grup asker çıkmıştı. Ve kendilerini yoğun bir savaşın içinde bulmuşlardı. Ama üstünlük ikisinin elindeydi. Çünkü ilk onlar askerleri fark edip, ilk önde gelen dört askere ateş açmıştı ve askerler olduğu yere yığılmıştı. Diğer askerlerse can havliyle tekrar boğazın diğer tarafına koşturmaya başlamıştı. Burada da başlarına ne geleceğini bilmeksizin ve kurtulacaklarını sanarak yerdeki arkadaşlarını bırakarak kaçtılar.

Yarım saat geçmesine rağmen yerdeki askerler kıpırdamadı ve hiç kimse yanlarına gitmedi. Adar Dîlan’a “Sen savunmamı yap, ben gidip askerlerin silahını alacağım” dediğinde Dilan’a itiraz etme şansı bile tanımadı. Birazdan cenazelerin üstündeki silahları alıp az ileriye fırlattı ve askerlerin künyesini sökerek aldı. Elini en başta düşen ve komutan olduğu belli olan askerin cebine koydu, eline gelen şeyi çıkardığında olduğu yerde buz kesti. “Rûken” diye acımtırak bir ses boğazını yakarak dışarı çıktı. Dört silahı arkasından çekiştirerek Dîlan’ın yanına vardı ama takati kalmamıştı. Beş arkadaşının başına bir şeyler geldiğine emin olmuştu artık. Düşman Rûken’in mini albümünü Rûken’in cenazesinin üzerinden almış olmalıydı. Öfkesi yerküreyi küle çevirecek kadar harlanmıştı. Daha acısını harmanlamadan tekrar silah sesleri gelmişti. Ama bu kez boğazın diğer tarafından geliyordu sesler. Adar ve Dîlan, bazı arkadaşlarının kurtulmuş olabileceği umuduyla yukarıya konumlanıp dürbünle silah seslerinin olduğu yerlere baktı. 

Düşmanın üzerinden aldıkları silahları kaleye benzeyen bir kayalığın oyuğunda saklayıp ilerlediler. Birazdan Adar şok içinde Dîlan’ın yüzüne baktı. Dürbünü Dîlan’a uzatıp “Ben hayal mi görüyorum?!! O kahverengi kayanın yanına baksana, Rûken mi var orada?” Dîlan gülerek “Evet bağıra bağıra savaşıyor” dedi. Düşmanın karşısında savaşan ve kayalıkları sarmalayan mevzilerin silah seslerini saydılar. Rahat bir nefes alarak “Beş” deyip arkadaşlarına yardım edecek bir pozisyon aldılar ve her fırsatta arkadaşlarının yanına ulaşmak için çaba harcadılar. Adar, Rûken’in arkasına geçerek “Rûken albümün bende!” dedi.  Rûken, hem Adar’ı gördüğü için hem de şaşkınlık içinde albümünün onda olduğunu duyduğu için mutluluktan uçacak gibiydi. Avuçlarını öpüp Adar’a doğru üfledi. Adar gülümseyerek “Kuralsız” deyip öbür arkadaşlarını görebilecek yere doğru ilerledi. 

Düşman tarafından çok mermi gelmiyordu ama birazdan çatışma alanına havadan müdahale yapılacağı kesindi. Bu yüzden Adar en ön mevziye gidip arkadaşlarını tek tek çatışma alanından çıkarmaya çalışıyordu. Tek hedefi düşmanın üzerinden kaldırdığı silahları sakladıkları kayalığa ulaşmaktı. Orada diğer arkadaşlarıyla bağlantı kurup iyi olduklarını söylemekti. 

Hava mavilikten gri tonlara evrilince ve karanlık evrende kendine yer açmaya çalışınca yedi kadın gerilla, biriktirdikleri anılarını omuzlamış, yine yollara düşmüştü…



192

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA