19.yılında 9 Ekim Komplosu

19 yıldır komployu lanetlemek için sokaklara çıkan Kürtler hedeflerine hiç olmadığı kadar yakın duruyor. Rojava’daki özerk yapı ve Kürdistan’ın tüm parçalarında elde edilen kazanımlar komplonun en büyük yenilgisi olarak kayda geçmiş bulunuyor.

09 Ekim 2017 Pazartesi | Dizi

HABER MERKEZİ / ANF


Etkileri hala devam etmekle beraber, gerek uluslararası gerek yerel anlamda her gün yeni bir detayını öğrendiğimiz 9 Ekim Komplosu, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın mücadelesi ve müdahalesiyle amacına ulaşması önlendi. Öcalan, yıllar önce “Ben buradan halkımıza artık müjdeyi verebilirim; komplo boşa çıkarılmıştır. Bu kesin olarak anlaşılmıştır. Bu benim buradaki sabırlı duruşum ve halkımızın ortak çabasıyla gerçekleşmiştir. Bunu artık halkımıza açıkça ifade edebiliriz; komployu boşa çıkarmayı başardık. Bütün bu komploya ve tasfiye girişimlerine rağmen sonuçta hareket ve halkımız güçlenerek çıkmıştır. Halkımızın gösterdiği direniş komployu boşa çıkarmıştır. O yüzden tekrar halkımıza şükranlarımı iletiyorum. Ben burada zor bela komployu boşa çıkarmak için kendimi yaşatmaya çalıştım” dedi.

Bu komplo neden gerçekleşti, tüm dünya neden birleşip böyle bir karar almaya ihtiyaç duydu, plan nasıl yapıldı, kimler bu planda kilit rol oynadı, birbiri ile savaşan güçler nasıl oldu da yan yana geldi, ne amaçlandı bu girişimle? Öcalan, “komplo devam ediyor” diye uyarıda bulundu. O anlamda bu sürecin öncesi ve sonrasına bakmak ve anlamak gerekiyor.


Büyük Gladio komplosu

Öncelikle komplonun geniş fotoğrafına, NATO’dan başlamalı. NATO, kuruluş yasasının 5. maddesine dayanarak 1985’ten itibaren bir dizi girişimlerde bulunur. Alman devletinin aynı yıl PKK’yi ‘terörist örgüt’ ilan etmesi bu karar nedeniyledir. Öcalan, “1985’ten sonra da görünüşte Türk güvenlik güçleriyle çatışıyorduk. Bilinçli olarak bu görüntü verdirilmişti. Savaş özünde NATO Gladio’suyla yürütülüyordu” diyerek önemli bir tespitte bulunur. Ayrıca NATO destekli Gladio yapılanmasını 5 ayrı döneme ayırarak bazı konuları netliğe kavuşturur. 

Buna göre NATO Gladio’sunun PKK şahsında Kürt halkına yönelimi, Kürt halkı şahsında da PKK’ye yönelimini 5 dönemde somutlaştırmak mümkün. 9 Ekim büyük komploya gidilen yol, bu aşamalardan sonra gerçekleşir.


 Kısaca hatırlatmak gerekirse:


I. DÖNEM

1970’lı yılları kapsar. Grup aşamasından 12 Eylül askeri darbesine kadar PKK’ye yönelik takip ve tasfiye amaçlı saldırıları içerir. Elbette bu dönemde yönelim MİT, Emniyet ve Jandarma gibi yapılar üzerinden yürütülmektedir. Stêrka Sor adlı örgütün Haki Karer’i şehit etmesi dönemin en önemli olayıdır. Öncesinde 1971 darbesi ve daha sonra gerçekleştirilen Maraş Katliamı da diğer önemli olaylardır. Bu dönemde Sosyalist Kürt Hareketi üzerinde gittikçe yoğunlaşan operasyonlar yürütülmüştür. “1970-1980 arası dönem operasyonların en yoğun dönemi olup 12 Eylül askeri darbesi ve solun stratejik bir darbe almasıyla sonuçlanmıştır.” [Öcalan, 5.cilt]


II. DÖNEM

Bu dönem, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden 1985 yılına kadar geçen süreyi tanımlar. “ABD Elçiliği’nin tezgâhlayanları için ‘Bizim çocuklar iyi iş başardı!’ diye takdirlerini ifade ettiği bu darbenin kısa döneme ilişkin amaç ve sonuçları bilinmektedir. Darbenin amacı başta sol güçler olmak üzere içteki tüm muhalif hareketlerin ve şikâyet odaklarının susturulması ve tasfiye edilmesi, yerine rejim anayasası gereğince küresel finans kapitalin hegemonyasına bağlanmış, ihracata (dış sömürüye açılma) dayalı bir ekonomik düzenle Türk-İslâm ideolojisine dayalı yeni bir sosyal, siyasal ve kültürel faşist sistemin tesis edilmesidir.” [Öcalan, 5.Cilt] 

Bu dönemde ülkeye dönülmüş, 1984 hamlesi gerçekleşmiş, 2. Kongre ve çeşitli konferanslar yapılmıştır. Her şeyiyle zorlu ve çetin bir aralıktır bu dönem. 


III. DÖNEM

En önemli dönemdir. 1985’ten Turgut Özal’ın 1993’te öldürülmesine kadar geçen süreyi kapsar. “NATO’nun kuruluş yasasının 5. maddesindeki ‘Üye bir ülkeye yapılan saldırı tüm üye ülkelere yapılmış sayılır’ hükmü, 1985’te uygulamaya konulmuştur. Uygulamalar Gladio kapsamında geliştirilmiştir. Uygulama merkezi Almanya’da olduğu için, PKK’nin ‘terörist örgüt’ olarak ilanı önce Alman devletince kararlaştırılmıştır. Almanya, NATO’nun Gladio merkezi ve Türkiye uzantıları ile Türk iç güvenlik güçleri KDP’yi de aralarına alarak yapılan planlama çerçevesinde yoğun bir karşı saldırı geliştirmişlerdir.” [Öcalan, 5.Cilt]

Bu dönemde PKK’ye yönelik sızmalar KDP üzerinden gerçekleştirildi. Dönemin KDP’sinin yeniden örgütlenmesini yürüten ve adına ‘Qiyade Muvaqat’ (Geçici Kumanda) denilen örgütlenmenin başı Sami Abdurrahman’dır. PKK’ye yönelik pratik tasfiye girişimlerini ve sızmaları esas olarak Sami Abdurrahman yürüttü. Kullandığı en önemli araç sahte Kürtçü KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları). Böyle bir isim olması tesadüf değildir, çünkü o dönemde PKK kendini ‘Ulusal Kurtuluşçular’ olarak tanımlıyordu. Çok sayıda PKK’li ve Kürt yurtsever bu örgüt eliyle katledilir. KUK’a biçilen rol, ne pahasına olursa olsun, PKK’nin Bingöl-Mardin hattının doğusuna geçişini engellemektir. 

Çok önemli olan 3. Kongre gerçekleşir ve yine adıyla tarihe kazınacak olan Mahsum Korkmaz şehadete ulaşır. Bu dönemde savaş sertleşir. Dönemin ruhunu okuyabilenlerden biri de Turgut Özal’dır. Özal, “Kürdistan’ı kaybetmektense federal bağlarla ortak bir devlet çatısı altında bir arada tutmanın çok önemli ve halkların birlikte yaşamasının kalıcı ve kardeşçe yolu olduğuna ikna olur. İç ve dış Gladio bu yaklaşımı kendilerinin tasfiyesi olarak gördükleri için, bundan kurtulma ve çıkış yolunu T. Özal’ı tasfiye etmekte bulurlar” ve ölümü gerçekleşir. 

1993 de Başkan Öcalan’ın deyimi ile olağanüstü bir yıldır. Yılın ilk aylarından itibaren Uğur Mumcu cinayetiyle başlayan büyük suikastlar vardır. Adnan Kahveci, Turgut Özal ve Eşref Bitlis’in katledilmeleri, Sivas-Madımak Oteli Katliamı, Bahtiyar Aydın cinayeti, 33 askerin öldürülmesi, çok sayıda asker ve sivil yetkilinin katledilmesi sayılabilir. 


IV. DÖNEM

1993-1998 dönemini kapsar. PKK üzerine büyük planlamaların da başladığı dönemlerden birdir. ABD ve İsrail desteğin başını çekmektedir. “Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, 1990 başlarında Londra’dan döndüğünde, ‘PKK’yi bastırmak için bize yeşil ışık yakıldı‛ derken aslında bu desteği kastetmekteydi. İsrail’in TC’ye bu denli destek sunması, PKK’nin Ortadoğu’daki üslenmesinden duyduğu endişe nedeniyleydi. İsrail ısrarla PKK’nin KDP güdümüne girmesini istiyordu. Kürt Hareketi’nin kendi öz gücüne dayalı, bağımsız ve özgür gelişmesini istemiyordu. Kürt Hareketi’ne tümüyle karşı değildi, PKK tarzına karşıydı. 1993-1996 arasında Türkiye-İsrail ilişkileri PKK faktörü nedeniyle en yoğun dönemini yaşadı. ABD ve İngiltere geleneksel olarak NATO Gladio’su ile Türkiye’yi kontrol ediyorlardı. Esas dayanakları Gladio’nun varlığıydı. İçte S. Demirel, T. Çiller ve E. İnönü bloğuyla anlaşarak tasfiye planlarının tüm hazırlıklarını tamamladılar. ANAP içinde de  Özal’ı tecrit ederek iyice yalnızlaştırdılar. Türkiye’de Menderes, Özal ve Ecevit aynı yöntemle, Gladio çalışmalarıyla tasfiye edilmişlerdi. Gladio hizaya getirmek istediği kilit öneme haiz her kurum ve kişiyi bu yöntemle yalnızlaştırıp tasfiye etmede büyük deneyim kazanmıştır.” [Öcalan, 5.Cilt]

Bu dönemde barış ve siyasi çözüm yanlıları tasfiye edilirken, Kürt halkı ve PKK üzerinde de tarihin en büyük tasfiye hareketlerinden biri yürütüldü. Dört bine yakın köy yakılıp yıkıldı; milyonlarca köylü zorla, hiçbir kanuni gerekçe gösterilmeden göçertildi. Malları, eşyaları, evleri ve tarlaları talan edildi; koruculara peşkeş çekildi. Binlerce köylü, korucular, Hizbullah ve JİTEM tarafından katledildi. Çocuklar yatılı bölge okulları denilen toplu imha mekânlarında asimilasyona uğratılarak kimliksizleştirildi.


V. DÖNEM

1998’den günümüze kadar geçen süreyi kapsar. Suriye’den çıkışla başlar. Değişim ve dönüşümün en çok yaşandığı, en zorlu dönemeçlerin, kopuşların, oluşların, adımların, diplomasi ve savaşın verildiği dönem bu aralıktır. Halen günceldir. Hepsi, 9 Ekim 1998’de startı verilen komployla başladı. Öcalan “Suriye’den çıkışım NATO-Gladio operasyonuyla bağlantılıdır. Türk ordusundaki ayrışmayı ve Gladio’yu dikkate almadan bu operasyonu doğru yorumlayamayız” diyor. Öcalan komplonun 12. yılında yaptığı bir değerlendirmede, nasıl ki 1920’li yıllarda, öncesinde 1915’lerde Ermenileri önce destekleyip onları öne sürüp daha sonra Anadolu’dan tamamen tasfiye olmalarına neden oldularsa;, aynı şekilde Yunanlılar nasıl önce desteklenip sonra Anadolu’dan tamamen tasfiye edildilerse, aslında 15 Şubat 1999’da gerçekleştirilen komployla amaçlanan nihai şeyin de bu olduğunu söylüyor. Öcalan, komployla amaçlanan üç şeyin varlığına dikkat çekiyor:

*  Benim teslimimle PKK’nin tasfiyesi karşılığında aynı 1920’lerden Türkiye devletini kendilerine bağladıkları gibi Güney’de kendilerine bağlı, kendi denetimlerinden ve kontrollerinden çıkmayacak bir siyasal Kürt oluşumunun önü açılacaktı. Ki bu kısmen oldu. 

* Ayrıca Kıbrıs’ta Yunanistan’a söz verilmişti. 

* Bir de küçük Ermeni devletine verilen sözler vardı. Türkiye’ye bunlar kabul ettirilecekti.


9 Ekim’e nasıl gelindi?

Bu süreç uluslararası sistem için neden önemliydi? Neden tüm büyük güçler işbirliğine gitmek zorunda kaldı. Bu sorulara cevap verdiğimizde 9 Ekim’e gelinen süreci de anlamış olacağız. Kısaca hatırlatalım:

* Birincisi, 9 Ekim’den çok önce devreye konulan uluslararası komplo esas olarak ABD ve İsrail ekseninde geliştirilip İngiltere, Rusya, İtalya, Alman, Fransa, Yunanistan tarafından uygulandı. En önemli amacı, yenidünya düzeni için Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesinde Öcalan, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Kürt halkının söz sahibi olmasını engellemekti… Bu dönemde yazar Francis Fukuyama üzerinden ortaya atılan Neo-liberal tezlerden ‘Tarihin Sonu’, Ortadoğu’da hegemonya kurmak için geliştirilen Büyük Ortadoğu Projesi ve yine Samuel Huntington tarafından geliştirilen ‘Medeniyetler Çatışması‘ tezi, bu dönemin teorik-algısal arka planını oluşturuyor. Çünkü Ortadoğu’da söz sahibi olmak ve kurumsallaşmak istiyordu ABD. Bunun önündeki en büyük engellerden birinin de Öcalan olduğu çok geçmeden anlaşıldı ve mevcut düzenin bozulmaması için bazı adımlara ihtiyaç duyuldu. Komploya böyle karar verildi. Çünkü Öcalan’ın çizgisi özgürlükçü ve demokratikti. Etkisi büyük ve değişim dönüşüm yaratıyordu. Bu da ABD’nin bölgesel politikalarına darbe demekti. Yani bir başka açıdan belirtmek gerekirse bunları gerçekleştirebilmek için sistem açısından iki alanda tedbir gerekiyordu; 

Kürdistan’da denetim sağlamaktı. PKK’nin bu anlamda kontrol altına alınması gerekliydi. Çünkü Bağdat’ta yönetim düşerse mevcut PKK duruşu Irak’ta etkili olabilir, Güney Kürdistan’a yayılabilirdi. Bunu bir demokratik Ortadoğu devrimine dönüştürebilirdi. 

 Diğer yandan Filistin’de tedbir gerekiyordu. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) zayıflatılması lazımdı. Çünkü Irak yönetimine sahip çıkıyordu. 91 Körfez Savaşı’nda Saddam yönetimine destek veren tek Arap gücü FK֒ydü. Dolayısıyla Saddam yönetimi kendinden değil, Filistin direnişinin itibarından, onun Arap milliyetçiliğini harekete geçirme gücünden destek alıyordu. 

* İkincisi, Türkiye’de 28 Şubat yaşandı. 28 Şubat süreci, Necmettin Erbakan’ın başbakan, Tansu Çiller’in dışişleri bakanı olduğu 28 Şubat 1997’de olağanüstü toplanan Türk Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve ‘irticaya karşı‘, ordu ve bürokrasi merkezli süreç. Türkiye siyasi tarihine geçen kararlar post-modern darbe olarak da adlandırıldı. Gerçekte ise içeride güç kavgaları yaşanmaktadır. 28 Şubat süreci, Erbakan hükümetinin düşürülüşü ve en son Bülent Ecevit’in hem kişisel hem de hükümet olarak tasfiyesi, bu sürecin belirgin aşamaları olarak sıralanabilir. AKP’yi böylesi aşamaların tüm iç ve dış unsurlarının bir düzenlemesi olarak değerlendirmek büyük önem taşır. Deniz Baykal önderliğindeki CHP’nin ana muhalefet partisi olması karşılığında, Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğinde kurulmuş stratejik hegemonik bir parti kimliğiyle yeni dönem Yeşil Türk faşizminin inşa edici ve yürütücü gücü olarak, uzun bir tarihi geçmişe dayanan, hegemonik iç ve dış güçlerin desteğini arkasına alarak iktidara oturmuş bir partidir.

* Üçüncüsü, tasfiye planı 90’lı yıllarda PKK’nin ‘terörist örgüt’ olarak kabul edilmesiyle Almanya, Fransa ve İngiltere başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerindeki PKK’lilere yönelik yoğun bir tutuklama furyası başlatılarak verilmişti. 1994’te dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, Öcalan daha Şam’dayken Cenevre’de Hafız Esad’la görüştü. 4 saat süren bu görüşmenin önemli bölümünde sadece Öcalan konuşuldu. Bu görüşmede Öcalan’ın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesinin ayakları örülmeye başlandı.


Öcalan’a suikast planı

Komplonun devreye konulmasından önce atılan ilk adım ise Öcalan’a yönelik suikast planıydı. Bu amaçla 6 Mayıs 1996’da, Öcalan’ın Şam’da kaldığı evin yakınında bir ton C4 patlayıcı yüklü bir araç patlatıldı. Öcalan bu suikasttan kurtuldu. Öcalan’ın Suriye’de sıkıştırılmasıyla birlikte komplonun Yunanistan ayağı örüldü. 9 Nisan 1996’da Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis ile ABD Başkanı Bill Clinton, Beyaz Saray’da gizli bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmede Öcalan’ın tasfiyesi için işbirliğini kabul eden Simitis, ABD’nin politikalarını destekleyeceği sözünü verdi. Komploda yer almayı kabul eden Yunanistan, Öcalan’ı Türkiye’ye karşı kullanarak, Kıbrıs ve Ege Adaları konusunda Türkiye’den tavizler koparmayı amaçlıyordu.

Simitis-Clinton görüşmesinin ardından KDP lideri Mesud Barzani, Ankara’ya çağrıldı. Ardından Barzani ile YNK lideri Talabani birlikte Washington’a davet edildi. 17 Eylül 1998’de, KDP, YNK ile ABD arasında Washington Kürt Otonomi Antlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile PKK’ye karşı geliştirilen tavrın ve Öcalan’ın tasfiyesinin Kürt ayağı da tamamlanmış oldu. Bu görüşmelerle birlikte Kürt halkına ve PKK’ye karşı uzun hazırlıklar sonucunda devreye konulan uluslararası komplonun startı 9 Ekim 1998’de verildi.


1 Eylül 1998 ateşkesi

Halbuki Öcalan, 29 Ağustos 1998’de MED TV’de yayınlanan basın toplantısına telefon bağlantısıyla katılarak tek taraflı ateşkes ilan etmişti. Buna göre 1 Eylül 1998’de ateşkes devreye girdi. İşin ilginç yanı, bu ateşkese gidilen süreçte istek bizzat Türk Genelkurmayı’ndan gelmişti. Ateşkesi isteyen askeri kanattır. Buna cevap olumlu olur fakat sonraki gelişmeler ordu içindeki çekişmeyi de gösterir. Bu ateşkesin ilan edilişinin ayrıca tarihsel arka planı ve siyasi sebepleri de vardır. Öcalan bir yandan da bunu hesaplamaktadır. Çekiç Güç operasyonu (Körfez Savaşı’ndan sonra, Kürtleri Saddam Hüseyin’in saldırılarından korumayı amaçlayan, Amerika öncülüğünde savaşa katılan diğer müttefik ülkelerin de dahil olduğu ve Türkiye üzerinden gerçekleştirilen askeri harekata ‘Huzuru Temin Harekatı’ denildi. Bu harekatı uygulayan hava birliğinin adı olan ‘Poised Hammer’ -Kalkık Horoz- yanlış bir biçimde ‘Çekiç Güç’ adıyla Türkçeye tercüme edildi. Uzun yıllar Türkiye’de yaygın biçimde bu harekatı ve 1997-2003 arasında bu harekatın devamı olan Kuzeyden Keşif Harekatı’nı uygulayan Birleşik Görev Gücü’nün -Combined Task Force- yerine kullanıldı. Bu anlamda Çekiç Harekatı, Mayıs 1997’de başlayan ve Türk devletinin PKK’ye yönelik gerçekleştirdiği askeri operasyondur. Türk ordusunun Güney Kürdistan’a yaptığı 200 bin asker ve korucunun katıldığı en kapsamlı operasyonlardan biridir. Türk hükumeti, Birleşmiş Milletler sözleşmesinin 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkını kullanma bahanesiyle 1992-1997 arasında PKK’ye yönelik yoğun tasfiye girişimlerinde bulundu. Mayıs 1997’de başlayıp 2,5 ay süren Çekiç Harekatı Güney’e düzenlenen harekatlar içinde katılan personel sayısıyla en kalabalık ve kapsamlı olanıdır) ABD ile Türkiye’nin NATO düzeyinde geliştirdiği bir ittifaktı. Güney Kürdistan hava sahasını korumaya, Güney Kürdistan’daki PKK varlığını yok etmeye dayanıyordu. Böylece Güney Kürdistan’ın hava sahası Irak’a kapatıldı ama Türk savaş uçaklarının saldırısına açıldı. KDP, YNK yeniden örgütlendirilerek PKK’ye alternatif bir liderlik/hareket olarak geliştirilip yeniden örgütlendirilen bu güçlere 92 Ekim’inde bir yönetim kuruldu. Bu temelde bir yandan alternatif bir Kürt liderliği güçlendirilmeye çalışılırken diğer yandan da ABD’nin desteği temelinde Türk ordusunun kuzeyde ve güneyde yürüttüğü saldırı ve operasyonlarla PKK zayıflatılmaya çalışıldı. Gelişmesi engellenmek, Güney’e girmesi, Güney’de hakim hale gelmesi önlenmek, ortaya çıkan askeri gücü darbeleyerek zayıflatmak istendi. 90’lı yıllarda Doğan Güreş’ten başlayarak PKK’yi imha amaçlı kuzeyde ve güneyde geliştirilen askeri saldırıların hepsi, desteğini NATO’dan aldı. Siyasi desteği de, askeri desteği de NATO verdi. NATO silahlarıyla savaştılar. En ufağından en büyüğüne kadar bütün verileri NATO’dan aldılar. 

PKK, bu durumu aşmak için 93’ten itibaren yeni bir stratejik sürece girdi, siyasi çözüm arama süreci; ateşkes öyleydi. Kendini Kürt sorununun siyasi çözümünü gerçekleştirecek bir yapılanmaya, değişime uğratmak istedi. Fakat böyle bir değişim sürecini PKK’nin zayıf bir dönemi olarak değerlendirerek, bu yanılgılı düşünce üzerinden ezme, imha etme operasyonlarını daha fazla dayattılar. 93-94’te geliştirilen saldırılar ateşkesin PKK’de yarattığı etkiye dayanarak PKK’yi ezip imha edebiliriz, yenilgiye uğratabiliriz hesabıyla/amacıyla geliştirilen saldırılardı.

Bu saldırılara karşı PKK’nin direnişi 90’lı yıllar boyunca sürünce yeni bir durum ortaya çıktı. Öcalan, onu ‘pata durum’ olarak değerlendirmişti. Ne zafer ne de yenilgi durumu. Ne TC zafer kazanabildi ne de PKK. Ne TC yenildi ne de PKK. Dolayısıyla çözümü başka yerde aramak gerekiyordu. O da siyasi çözüm arayışıydı. 

Öcalan, 1 Eylül 1998’de böyle bir çözümün önünü açmak, PKK’yi de böyle bir çözümü yürüten hareket haline getirmek amacıyla üçüncü tek yanlı ateşkesi ilan etti. İşte ona tekrar 93-94’te olduğu gibi imhacı güçler tarafından bu sefer uluslararası komplo saldırısı dayatıldı. PKK, eski yapıyla sürdüremiyor, kendisini henüz değiştirememiş, güç kazanamamış, zayıf bir durumdadır, saldırırsak ezeriz, tasfiye ederiz umuduyla bu uluslararası komplo dayatıldı.


Ateşkese tepkiler!

Bu ateşkese tepkiler farklı oldu. Türk Başbakan Mesut Yılmaz şöyle yanıtladı: “Eğer Türk devleti ile savaşmakta çaresizliğini anlayıp da teslim olmak için bir adım atıyorsa ben bunu olumlu görürüm. Devamının gelmesini bekleriz. Ama eğer kendine Avrupa’da siyasi platformda yer kazanmak için bir oyun peşindeyse boşunadır. Hiçbir zaman muhatap alamayız.” 

En sert açıklama ise yine ateşkesi isteyen Türk ordusunda geldi. Türk Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, 16 Eylül’de Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde Suriye’ye hitaben şöyle konuştu: “Bazı komşularımız bizim iyi niyetimizi, gösterdiğimiz yakınlığı yanlış değerlendirmişlerdir. Şunu açıkça söylemek istiyorum: Türk milleti artık bu konuda göstereceği iyi niyetin sonuna gelmiştir. Sabrımız tükenmek üzeredir. Sabrımızı taşırmasınlar.” 

Türk Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1 Ekim’de Meclis’in açılış konuşmasında, “Tüm uyarılarımıza ve barışçı açılımlarımıza rağmen hasmane tutumdan vazgeçmeyen Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha tüm dünyaya ilan ediyorum” dedi.



YARIN: NATO operasyonu başlıyor



338

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA