Faşizmin ‘tek tip’ine boyun eğmedik, EĞMEYECEĞİZ!

Tek tip elbiseyle esas hedef Kürtlerdir, PKK-PAJK’lı tutsaklardır. Bununla birlikte Türkiye devrimci hareketine mensup devrimcilerdir. Tek tip elbise ile hem sindirme politikasını derinleştirecek hem Kürt tutsaklarından intikam almayı hedefleyecektir.

25 Ağustos 2017 Cuma | Dizi


Sinan SELÇUK 


Uzun yıllar Türk cezaevlerinde kalan Kürt siyasetçi Fuat Kav, 12 Eylül’de nasıl tek tip kıyafet uygulaması boşa çıkartılmışsa bugün de boşa çıkartılacağını belirtti. Kav, bu faşizan uygulamalara karşı topyekün direnişin önemine vurgu yaptı.

Kürt siyasetçi Kav, bir irade kırma yöntemi olarak tutsaklara dayatılan tek tip elbise giydirme politikalarına ilişkin sorularımızı yanıtladı. 


Türk cezaevlerinde büyük bir baskı ve sindirme politikasının eskiden beri varolduğunu biliyoruz. Bu baskılarla hedeflenen nedir?

Türkiye’deki cezaevlerine “cezaevi” yerine “zindan” deyimini kullanmak daha doğru ve isabetli olur. Zira cezaevi, onun yaratıcısı olan devlete ve onu temsil eden egemen güce göre kendisine karşı suç işleyenlerin belli bir süreliğine ıslah amaçlı olarak konulduğu yer ve mekandır veya etrafı duvar ve tel örgüleriyle örülmüş, güvenliği özel olarak alınmış daracık hücrelerdir. Bu, devletli ve sınıflı uygarlığın ortaya çıkışından bugüne kadar devam eden bir durumdur. Uygarlık sistemi kendini korumak ve kollamak amacıyla tıpkı hukuk ve yasalar gibi, polis ve ordu gibi cezaevlerini de oluşturmuştur. 

Sistemin oluşturduğu cezaevlerinin esas amacı muhaliflerin iradelerini kırmadır. Ancak uygarlık sisteminin belli bir aşamasından sonra artık cezaevleri zindana dönüşmüştür. Sadece ıslah edilen, muhalifleri politik olarak etkisizleştiren bir yer değil, düşünsel, ruhsal ve psikolojik olarak tamamen bertaraf etme mekanı, yani zindan haline getirilmiştir. Büyük acılar çektirme, işkenceler eşliğinde ruhunun yanı sıra bedenini de ezme zihniyeti gelişmiştir. İşte bu zihniyetin yeri, mekanı zindandır. Artık sadece ama sadece ıslah politikası uygulanırken aynı zamanda acının da eşlik edilmesi gerekmektedir. İşte burası zindandır. Islah etme ve irade kırmanın yeri zindandır. Bunu da işkenceyle, acıyla, büyük ızdırapla gerçekleştirmektedir.


Türkiye’de ne var? Zindan mı cezaevi mi?

Türkiye’de zindan politikası esastır. Yaşanan-yaşatılan yer zindandır. Bu sadece TC döneminden başlayan bir durum değildir, Osmanlı döneminde de zindancılık politikası esastı. Türk kültüründe, egemen sistemin ahlakında, aşiret ve kavimler dönemindeki kılıçla her şeyi ele geçirme zihniyetinde kaynaklanan bir siyasi gelenektir. Üç kıtada at koşturma, kılıç sallama, bir gecede birkaç erkek çocuğun devlet bekası için boğdurulması, karanlık kuyulara, düşman görülen, muhalif konumunda olan bireylerin uzun süreli aç ve susuz bırakılması, tırnaklarının kökünden çekilmesi, hadım edilmesi, cinsel organlarının kesilmesi, kazığa oturtulması gibi vahşi uygulamalarının esas mekanı da daha çok zindanlar olmuştur. 12 Mart ve 12 Eylül dönemindeki zindanlar asla unutulmaması gereken bir dönemin özel uygulamaları olmuştur.


Peki AKP dönemi, Erdoğan’ın Başbakan, ardından Cumhurbaşkanı olduktan sonraki süreç?

Çok daha katı, çok daha vahşi, çok daha zalimce davranan bir dönem olarak değerlendirmek gerek. 12 Eylül zindanlarını aratmayacak denli bir zindancılık politikası hakimdir. Hiçbir dönemde keyfi uygulama bu kadar açık ve net uygulanmamıştır. Kenan Evren bile “İşkence yok, yapılmıyor, istiyorsanız gelin cezaevlerimizi kontrol edin” diyordu. Erdoğan “İşkence yapılmıyor, eziyet uygulaması yok” demiyor. Tam tersine “Kim neyi hak etmişse o uygulanır, o yapılır” diyor. “Suç işleyenler hükümetimizin uygulamalarına da katlanırlar” diyen Erdoğan, işkenceyi açıkça savunan bir cumhurbaşkanı konumundadır. Dünyada hiçbir başbakan, hiçbir general, hiçbir darbeci kötü muameleyi savunmamıştır, ama Erdoğan savunmuştur. “Beğenmiyorsanız, Türkiye’yi terk edin” demiştir. Kendi generallerine işkence edilirken bile “Hak etmişlerdir, darbe yapmasalardı, darbe yapmayı göze almışlarsa bu muameleyi de göze almışlardır” diyen yine Erdoğan’dır.

Erdoğan her konuda olduğu gibi zindanlar konusunda da açık ve net tutum belirleyen bir kişilik. Açıkça şunu diyor: “Devlete karşı çıkmayacaksınız, bana ve Türk devletine biat edeceksiniz, tek devlet, tek bayrak, tek dil diyeceksiniz, bunun dışında konulursanız sizi hem vatan haini olarak değerlendiririm hem de her türlü kötü muameleyi hak etmiş olursunuz. Bu yıllar Türkiye tarihinin en karanlık yıllarıdır, zindanlar tarihi açısından da böyledir.”


Şu an AKP ve dolayısıyla Erdoğan’ın zindan politikası nedir?

Teslim alma, zindanlarda bulunan herkesin iradesini kırmadır. “Sadece benden olacaksınız, eğer benden yana olursanız o zaman belki biraz rahat edersiniz” anlayışı hakimdir. Yüz binleri bulan bir sayı var. Her yatakta en az birkaç kişi yatıyor, içeride doğum yapan kadınların sayısı oldukça fazladır, yaşlılardan geçilmiyor, dışarıda genç kalmadı. Kısacası kim “Erdoğan değişmeli, ya da Erdoğan’ın politikasını doğru bulmuyorum” diyorsa içeriye alınıyor. Tam bir korku imparatorluğunu korumuş durumda. Eskide 12 Eylül döneminde korku imparatorluğundan bahsediyorduk, şimdi de Erdoğan dönemi için aynı belirlemeyi yapıyoruz. Erdoğan’a göre zindanlar teslim alma ve muhaliflerini köşeye sıkıştırma yeridir. “Burada ne kadar bastırırsam o kadar onurlarını kırar, kişiliklerini zedeler, onları toplum nezdinde küçük düşürmüş olurum” diye düşünüyor. Onun için pervasızca davranıyor…


OHAL uygulamaları kapsamında FETÖ bahanesiyle tek tip kıyafet uygulamasına geçilmek isteniyor. Ancak bu uygulamanın sadece onlarla sınırlı kalmayacağı hem Erdoğan’ın açıklamalarından anlaşılıyor hem de cezaevindeki uygulamalar bunu gösteriyor. Şimdiden Kürt tutsaklar üzerinde bu yönde dayatmalar var. Bu uygulamayla hedeflenen nedir?

Tek tip elbise politikası zindanlarda tutulan muhaliflere sözcüğün gerçek anlamıyla kişiliksizliği, faşizmi ve ruhsuzluğu dayatmadır. Yani “Düşünceleriniz ne olursa olsun, onları terk edecek ve hepiniz tek kalıba, benim kalıbıma, devletin rengine gireceksiniz” demek olan tek tip elbise giydirme politikası aynı zamanda tutsakları tek kalıp içerisine alma, herkesi aynı potada eritme ve onları acayip kılıklı gülünç insanlar haline getirme zihniyetinin bir sonucu olarak şekillenen faşizmin acımasızlığıdır. İradesizleştirmeyi ifade eden tek tip elbise siyaseti, tek tip kıyafetle aynı zamanda tutsakların ruhlarını da tekleştirme, onları tek kalıba sokma politikasının en derin ve en açık biçimde tezahür edilmesidir. Tek bayrak, tek dil, tek devlet, tek vatan, tek tip elbise… Nereden bakılırsa bakılsın tek tip elbise aşağılayıcı, onur kırıcı, iradesizleştirici ve kişiliksizleştirici bir uygulamadır. Aynı zamanda faşist bir uygulamadır. Hitler faşizminin insanları aşağılayan en bariz uygulamalarından birisidir.


Sizin cezaevinde olduğunuz dönemde de tek tip kıyafete karşı bir direniş sergilendi… O dönem neler yaşandı, nasıl bir direniş sergilendi, nasıl boşa çıkarıldı?

Sorun sadece darbe teşebbüsünde bulunanlara giydirip giydirme sorunu değil, esas olarak sorun Erdoğan’ın neden bunu yapmaya çalıştığıdır. “Ben insanım” diyen herkes bu onursuzlaştırıcı politikaya karşı çıkmalıdır. Sadece “darbeci”lere giydirilse bile yine doğru değildir. Çünkü burada esas sorun insan hakları sorunudur. Tek tip elbise insan haklarına da aykırıdır bir uygulamadır. Bu boyutuyla da ele almak ve karşı çıkmak tutarlı bir yaklaşım olacaktır…

En önemli boyut ise şudur: Esas hedef Kürtlerdir, Kürt tutsaklardır, PKK- PAJK’lı tutsaklardır. Bununla birlikte Türkiye devrimci hareketine mensup devrimcilerdir. Erdoğan bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Hem esi dostu ama şimdiki düşmanı olan Fetullah Gülen ve arkadaşlarını vurmak istiyor hem de yıllardır savaştığı ama başarılı olamadığı Kürt halkının en seçkin evlatlarını bir kez daha hedeflemek istiyor. Tek tip elbise ile hem sindirme politikasını derinleştirecek hem Kürt tutsaklarından intikam almayı hedefleyecektir.


Bugün neden böylesi bir dayatma gerçekleştiriliyor, nasıl anlamak ve yorumlamak gerek, buna karşı ne yapılmalı…

Devletleşen AKP, devletin derin yüzünün temsilcisi olan Erdoğan, Kürtlere karşı topyekün bir savaş içerisine girmiştir. Her yerde, her cephede, her branşta, her sahada, her mekanda savaşmayı esas alan bir politika sürecine girmiştir. Barış masasını devirmesi ile daha da derinleşen bu politikanın en keskin ucu zindanlarda bulunan tutsaklara dayatılmak istenmektedir. Tutsakları teslim alarak tüm topluma oradan da dağı tasfiye etmeyi düşünüyor. 

12 Eylül döneminde de aynı politika izlendi, Kenan Evren ve askeri cunta önce zindanlara yöneldi, zindanlardaki tutsakları teslim almak istedi, oradan toplumu vurmayı hedefledi. Bu nedenle “vahşet” dediğimiz zindan süreci ortaya çıktı. 5 No’lu Diyarbakır Zindan’ı bu bağlamda şekillendi, o kadar vahşetin uygulamasının nedeni bundan kaynaklandı. Bunun için Esat Oktaylar şekillendi…

Ama direnişin nedeni de buydu. Amed zindanındaki büyük direnişin amacı ve ortaya çıkış nedenini de bu bağlamda ele almak gerekiyor. Yani Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz, Ali Çiçek, Ali Erek, Ferhat Kurtay ve diğer direniş kahramanlarının tarihe adlarının altın harflerle yazmasının esas nedeni de budur. Hayri Durmuş, “Kürdistan Vietnamlaşıyor, bu insan çığlıklarını unutmayın” demişti. Kemal Pir, “Bu zindan Kürt halkına, dolayısıyla Türk ve Ortadoğu halklarına mezar edilmek isteniyor, buna izin vermeyelim derken; Akif yılmaz, “Burası Apoculara değil Türk devletine ve onu temsil eden işkencecilere mezar olacak” demişti. Ferhat Kurtay’ın üç arkadaşı ile birlikte bilinen o muhteşem eyleminin amacı da buydu.

Sorun şu: Gerçekten de büyük bir baskı ve vahşet uygulanıyordu. Gece ve gündüz, akşam ev sabah, yani yaşamın her anı işkenceye dönüştürülmüş bir hayat vardı. Ama bu işkenceci hayata karşı da büyük bir direnişle özgür bir yaşam kavgası, onun mücadelesi veriliyordu. Esat Oktay, yani Kenan Evren’in temsilcisi olan işkenceci teslimiyeti, ihaneti ve onursuzluğu dayatıyordu. Kemal Pir, Hayri Durmuş ve Mazlum Doğan ise direnişi esas alan bir duruşu esas alıyordu. Bu nedenle Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde kıran kırana bir mücadele sürdürülüyordu. Doğrudan, özgürlükten, hakikatten, onur ve şereflerinden vazgeçmeyen Özgürlük Hareketi’nin çizgisi ile teslimiyet ve ihaneti dayatan Türk devletinin imhacı, inkarcı ve katliamcı çizgisi arasında büyük bir savaş söz konusuydu.


Tek tip kıyafet uygulaması hangi dönemlerde uygulamaya geçirilmeye çalışıldı?

Askeri cuntanın başı Kenan Evren tıpkı Erdoğan gibi “Bunlara yaşam haram olmalı, kaldıkları yerde rahat yaşamamalı, suçlu konumda oldukları görüntülerle teşhir edilmeli, suçluluk psikolojisini yaratmak için özel dikilmiş giysi giydirilmeli, ki terörist oldukları, eşkıya oldukları anlaşılmalıdır” demişti. Ancak Kenan Evren bu düşüncesini gerçekleştirememişti. Çok uğraşmasına, çok işkence yapmasına, her türlü vahşet uygulamasına rağmen amacına ulaşamamıştı. Yani Kenan Evren tek tip elbise giydirememişti. Daha sonra sanırım 1984 yılında yeniden gündeme getirildi. Ki bu dönem Özgürlük Hareketi’nin 15 Ağustos atılımını gerçekleştirdiği yıl oluyor. Tek tip elbise 15 Ağustos Atılımı’na karşı tutsaklara dayatılan bir misilleme saldırısıydı. Mesaj şuydu: “Siz devlete karşı direnirseniz, devlete başkaldırırsanız biz de esir konumunda olan arkadaşlarınıza saldırırız, onların onurlarıyla, kişilikleriyle, namus ve şerefleriyle oynarız… Daha da öteye giderseniz onları infaz ederiz” diyen bir tutum vardı. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ABD gezisindeyken yapılan bir gerilla eylemine karşılık; “Eylemlerinizi durdurmazsanız biz de elimizdeki arkadaşlarınızı idam ederiz” demişti. 


Peki sonuçta nasıl oldu? Tek tip elbise hikayesi nasıl sonuçlandı?

Tek tip elbiseye karşı büyük bir direniş oldu. Türkiye ve Kürdistan’ın tüm zindanlarında deyim yerindeyse kıran kırana bir saldırı ve direniş yaşandı. Elbise zorla, şiddetle giydirilmeye çalışılıyordu, tutsaklar da kabul etmiyorlardı. Aylarca çırılçıplak kaldık, aç ve susuz bırakıldık, beton zeminlerde uyuduk, zindanların kuytu köşelerinde günlerce, aylarca fiili işkencelere tabi tutulduk. Tek kişilik hücrelerde çıplak yatırıldık. Elbiselerimiz zorla üzerimizden alınmış ve ailelerden gelen elbiseler de verilmiyordu. Bazen çırılçıplak halde avukat görüşüne çıkıyorduk, bazen aileleri bilinçli olarak görüşmeye yanımıza getiriyorlardı ki bizi çıplak halde görsünler. Kısacası tek tip elbise sorunu bizim için bir onur sorunu haline gelmişti, devlet de kendi rüştünü kanıtlama, onurumuzu kırma, üzerimizdeki giysiyi tekleştirerek ruhumuzu da tekleştirme hedefi ile bir milli meseleye dönüştürmüştü. Aslında tek tip bir araçtı, teslim alma, devrimci onurumuzu zedeleme, siyasi kimliğimizle ters düşürme aracıydı, bu araçla bizi vurmak istiyordu. Biz de devleti, devletin bu kirli ve sinsi politikasını bildiğimiz için buna izin vermiyorduk.

Sonuçta, kimi zaman bazı ara formüller bulunsa da, kimi dönem bazı geri çekilmeler, karşılıklı tavizler ortaya çıksa da tek tipin kurumlaşmasına izin vermedik. Tavizler, ara formüller döneminde bile direniş vardı ve bu direnişin amacı sömürgeci devletin iradesini tanımamak, dayattığı sömürgeci uygulamaları kabul etmemek, bize giydirmek istediği teslimiyet ve ihanet kefeni reddetmekti. Bu gerçeklik 1. 2. ve 3. zindan konferanslarında çok somut bir biçimde ifade edilmiştir. Mazlum, Hayri ve Kemallerin canları pahasına ortaya çıkarttıkları tarihi direniş oldukça görkemlidir. Bu görkemli direnişi hiçbir devlet, en başta da Türk devleti gölgeleyemez. Onların yoldaşları bu görkemli direnişi canları pahasına da olsa koruyacakları kesindir.


Türk devletinin cezaevlerindeki bu faşist politikalardan sonuç alabilmesi mümkün müdür?

AKP-Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğünün hedefi Kürdistan’ı, Kürt halkını ve onun savunma gücünü imha etmektir. Katliam ve soykırımı esas alan bir politikayı sürdürüyor. Kürtlerin Ortadoğu devrimine öncülük etme ortamının oluşumu ile birlikte bu politikayı çok daha belirgin hale getirdi. Sri Lanka projesini uyguladı, ancak başarılı olamadı. Kürt şehirleri yakıp yıktı, halkı bodrumlarda boğdu, vahşet politikasını uyguladı ama başarılı olamadı. Kürdistanlı gençlerin büyük direnişi Erdoğan’ın Sri Lanka projesini boşa çıkarttı. Ancak hala büyük arayışları vardır. Rusya-İran ve Türkiye üçlüsü bir ittifak arayışı olsa da sonuçta bir şey kazanamayacak. Fakat Erdoğan-Bahçeli ikilisinin Kürtlere karşı soykırım politikası hala devam ediyor. Dağda gerillaya, şehirlerde sivil halka, zindanlarda ise tutsaklara dönük saldırı ve imha siyasetini sürdüreceği kesindir. Tek tip elbise bu politikanın bir soncu olarak gündeme gelmektedir. Erdoğan-Bahçeli ikilisi bu politikayı sürdürecektir, “Nasıl olsa sonumuz geldi, gelecek, hiç olmazsa Kürtlere, gerillaya, Kürt tutsaklarına büyük bir darbe vurayım” anlayışına sahip oldukları da kesindir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde tek tip elbise dayatması çok daha belirgin bir biçimde gündeme sokulacaktır.


Tek tip kıyafet uygulamasına karşı nasıl bir direniş örgütlenmelidir?

Sadece tutsaklar değil, herkes hazırlıklı olmalı, çünkü zindanlara dönük saldırı politikası kapsamlı ve bu kez çok daha kanlı olabilir. Topyekün saldırıya karşı ancak topyekün bir direnişe ile karşı konulabilir. Devlet topyekün saldıracak, buna karşın da halk topyekün karşı koymalıdır. Ailelerin, kadınların, erkek ve çocukların seferberlik ruhu ile karşı durulursa ancak devletin tutsaklara dönük saldırısı durdurulabilir.

“Tutsaklar yalnız değildir” şiarı esas alınmalı ve direniş şimdiden örgütlenmelidir. Saldırı sadece Kürt tutsaklarına değil, Türkiye devrimci hareketlerine mensup tutsaklara da saldırı yapılacaktır. Bu nedenle şimdiden tutsaklarla dayanışma cephesi oluşturulmalı, bu cephe etrafında büyük bir direniş barikatı oluşturulmalıdır. Talepler aynıdır, bu nedenle herkes, her renkten, her düşünceden ve her farklı ideolojiye sahip olan kesimler de bu direniş cephesinde yer alabilir. Hedef tutsaklara sahiplenmek, saldırıya karşı ortak hareket etmektir. Burada insan hakları esastır, tutsaklara karşı yapılan işkenceye karşı durmak esastır, tek tip elbisenin insanlık dışı bir uygulama, onuru zedeleyen bir tutum, toplumu ve insanları tekleştiren faşist bir dayatma olduğu bilincini oluşturmak esastır…Ortak duruş bu ortak bilinçten gelecek, bu ortak bilinç ortak bir örgütlenme ve direnişi ortaya çıkartacaktır.


3081

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA