Dilin direnişi, direnişin Kürtçesi

2000lerin başından itibaren devlet tarafından Kürtçe’ye ilişkin atılan bir takım adımlar, devletin önceki dil politikasından bir kopma değil, artık inkarı imkansız olan bir durumun tekrardan devlet kontrolü altına alınmasına yönelik bir hamledir.

10 Ağustos 2017 Perşembe | Dizi


İSMET KAYHAN


Kürt sosyal dil bilimcisi Şerif Derince, Kürtçe'nin devletin tüm politika ve pratiklerine rağmen ayakta kalabilen en direngen dil olduğunu belirtiyor. Özellikle 2000'li yıllarda Kürtçe için verilen mücadelenin Türkiye'de yok olmakla yüz yüze olan dilleri daha görünür kıldığına ve bu dillere alan açtığına dikkat çekiyor. Derince'ye göre devletin dil politikasında yapısal bir değişiklik olmadığı takdirde önümüzdeki yıllarda Lazca, Çerkezce, Batı Ermenicesi ve Süryanice’nin kaybolacağını söylüyor.

Şerif Derince, Kürtçe, çokdilli eğitim, dil ve kimlik gibi konularda araştırmalar yapıyor. Kayyum atanmadan önce, Amed Büyükşehir Belediyesi’nde eşbaşkan danışmanı olarak çalışmaktaydı. Derince ile devletin dil politikasını ve Kürtçe'nin direnişini konuştuk.


Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşundan bu yana Kürtçe’ye dönük yasaklama, görünmez kılma süreçleri yaşandı. Bu kırım nasıl örgütlü kılındı?

Modern dünya sisteminde veya kapitalist modernite zamanında dil, kimliğin temelini oluşturmaktadır. Bu sistemde dil olmadan herhangi bir kimlikten bahsedilemez. Dolayısıyla hem ulusal kimlik oluşturma süreçlerinde hem de buna rakip veya engel olarak görülen, ya da eritilip kaybedilmesi hedeflenen kimliklere yönelik siyaset esas olarak dil üzerinden kurulmaktadır.

Osmanlı’da müslim ve gayri müslimler olmak üzere iki kimlik üzerinden kurulan millet sistemi vardı. Oysa 1800lerin ortalarından itibaren Türk etnik kimliğine dayalı yeni bir ulus inşası tartışılmaya başlandı ve bu süreç Osmanlı’nın yıkılıp yerine Türk devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Bu süreçte meclis kayıtları başta olmak üzere politik tartışmalara ve belgelere bakılırsa, dilin nasıl kurucu bir rol oynadığı çok açık bir şekilde görülür.

Bu dönemde hedef, Türkçe’nin hem kamusal hem de özel alanın dili haline getirilmesi, Türkçe dışındaki dillerin de inkar ve imha edilmesi olarak konulmuştur. Türkiye’de halen geçerliliğini koruyan dil politikası esas olarak bu hedef etrafında şekillenmiştir. Bu politikanın sonucunda, birçok dili barındıran geniş bir coğrafyada zamanla birkaç dil ayakta kalabilmiştir. 

Kürtçe, devletin tüm politika ve pratiklerine rağmen ayakta kalabilen en direngen dil. Dolasıyla da Kürtçe’ye yönelik saldırılar halen devam etmektedir. Bölgesel ve uluslararası bir dizi faktörün şekillendirdiği bir konjonktür olan 2000lerin başından itibaren devlet tarafından Kürtçe’ye ilişkin atılan bir takım adımlar, devletin önceki dil politikasından bir kopma değil, artık inkarı imkansız olan bir durumun tekrardan devlet kontrolü altına alınmasına yönelik bir hamledir. 

Örneğin Kürtçe yayın yapılan TRT 6/Kurdî’ye bakıldığında sürekli devlet ve AKP politikalarının Kürtçe olarak pompalayan, Kürtçe’nin ayakta kalabilmesini sağlayan direnişi görmezden gelen, hatta onu boşa çıkarmaya çalışan bir yaklaşım görülecektir. Aynı durum Kürtçe seçmeli dersler, üniversitelerdeki bölümler için de geçerlidir. Dolayısıyla, geçmişten günümüze süreklilik arzeden ve yasalarla kurulan örgütlü bir anti-Kürtçe politikasından bahsedebiliriz.


Devletin Kürtçe dışındaki diğer dillere yaklaşımı nasıl?

Devletin Türkçe dışındaki dillere yönelik temel politikası da inkar ve imha etrafında şekilleniyor. Bu konuda birçok dil için hedefine ulaştığını görüyoruz. Yani, 80 yıl önce kendi doğal yaşama alanı olan birçok dil bugün artık ya hiç konuşulmuyor, ya da kamusal alandan uzakta kıyıda köşede gizli bir şekilde konuşuluyor. 

Örneğin Kapadokya Rumcası, Mlahso ve Ubıhça artık konuşanı olmayan diller. Süryanice ise sadece birkaç bin kişi tarafından konuşuluyor. Bir zamanlar milyonlarca konuşanı olan ve Ortadoğu’nun en önemli dillerinden biri olan Batı Ermenicesi sadece İstanbul’da yaşayan birkaç onbin kişi tarafından konuşuluyor artık. Oysa Lozan anlaşmasına göre Ermenice, Rumca ve İbranice ile beraber resmen tanınan ve korunup kullanılması için taahhüt verilen diller. Ama pratikte bu dillere karşı her türlü zorluk çıkarılarak gittikçe kaybolmaları için her türlü mekanizma işletiliyor. Yine Lazca ve Çerkezce bir zamanlar milyonlarca konuşanı olan diller iken bugün çok az duyulabilmektedir. 


Kürtçe için verilen mücadele örnek olmadı mı bu dillere?

Kesinlikle; söz konusu bu dillerin korunup geliştirilmesi için, özellikle Kürtçe için verilen mücadeleden kaynaklı bir alan açılabildiğini ve bu dillerin daha görünür olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, ciddi kaybolma riski altında olduklarını ve devletin dil politikasında yapısal bir değişiklik olmadığı takdirde önümüzdeki birkaç onyıl sonra kaybolacaklarını tahmin etmek çok zor değil.


Peki anadil mücadelesinin kurumsallaşması nasıl olabilir?

Devletler, dil politikalarını uygulayabilmek için çok büyük maddi ve insani kaynak ayırarak bu politikalarını kurumsallaştırır. Bu politikalar sonucu yok sayılan veya yok edilmeye çalışılan dillerin ayakta kalabilmesi de önemli ölçüde kurumsallaşabilmesine bağlı. Bu da, bu alanda öncü kurumlara ihtiyaç duyulması demek. Bir kere, dil mücadelesi yürüten halklar, topluluklar, grupların üzerine düşünülmüş ve her zaman yazılı olmasa da birbirini tamamlayan biri negatif, diğeri pozitif olmak üzere iki farklı dil politikasına ihtiyaçları vardır. 


Nedir, negatif dil politikası?

Negatif dil politikası, temel olarak egemen dil politikalarına karşı nasıl bir mücadele geliştirilmesi gerektiğine odaklanır. Yasal statü elde etmek ve dilin karşılaştığı yasal engellemelere karşı mücadele etmek için geliştirilen stratejiler bu tür bir dil planlamasına girer. 


Peki pozitif dil...

Pozitif dil planlaması ise söz konusu dilin toplumsal alanda prestijinin yükseltilmesi, görünür kılınması, daha fazla kullanılması, standartlaştırma ve ihtiyaç duyulan yeni kelimelerin üretilmesi, yeni nesillere aktarılması gibi amaçlarla yapılan çalışmalar da pozitif dil planlamasına girer. Bu stratejiler kendiliğinden geliştirilemeyeceğine göre, bu konuda öncü rol oynayan kurumlar çok önemli bir işlev görürler. Söz konusu öncü kurumların çalışmalarının gittikçe artması, yeni insanların bu mücadeleye katılması ve daha fazla toplumsal etki yaratması bu çalışmaların kurumsallaşmasını sağlar. Aksi takdirde, egemen dil politikalarına karşı parçalı veya tökezleyen ve sonuç olarak başarılı olamayan örnekler çıkar karşımıza. Ben şahsen Kürtçe için verilen mücadelenin bu konuda epey yol kat ettiğini, ancak henüz istenen düzeyde bir kurumsallaşmaya sahip olamadığını düşünenlerdenim.


Modernizmin girdiği Kürt kentlerinde neredeyse Kürtçe ‘eğitim görmemiş yaşlıların konuştuğu’ bir dil olarak tarif ediliyor. Bir de elit bir kesimin konuşup, yazdığı dar bir alana hapsedilmiş gibi görünüyor. Kürtçenin modernizmle ilişkisi her zaman bu kadar marazi miydi?

Modernite olarak tarif edilen bu dönemde diller arasında, tıpkı halklar, dinler, cinsiyetler arasında olduğu gibi hiyerarşik iktidar ilişkileri görülür. Bu ilişkiler, bir takım dillerin her zamankinden daha çok imkana ve alana sahip olmasını, başka dillerin de imkan ve alanlarını bu dillere kaptırmalarını sağlar. Kürtçe de bundan nasibini alıyor. Bir zamanlar sahip olduğu alanları önemli ölçüde kaybetti Kürtçe. Bu gidişat son yıllara kadar devam etti. 

Örneğin Kürtçe bir zamanlar Kürdistan’da yaşayan tüm halklar arasında ekonomi ve diğer gündelik ilişkilerin dili iken devlet politikaları sonucu sadece kırsal alana sıkışan, bu alanın da son zamanlarda ciddi bir şekilde daraldığı bir hale geldi. Ancak son onyıldır devam eden toplumsal mücadele, Kürtçe’nin kaybettiği alanları yavaş yavaş tekrar kazanmasını sağlıyor. Henüz Türkiye diasporasında olmasa da, özellikle Kürdistan kentlerinde Kürtçe artık utanılan bir dil değil. Yeni nesillere aktarılması konusunda da yeni bir bilinç geliştirilmiş durumda. 

Bunda Kürt televizyonlarının, Kürt siyasi figürlerinin, dil mücadelesi yürüten kurumların ve son dönemlerde yerel yönetimlerin önemli katkısı var. Diğer bir deyişle son yıllarda etkisini daha çok gördüğümüz bir yeni dil bilinçlenmesi var. Bu bilinçlenmede, “elitlerin konuştuğu Kürtçe” olarak lanse edilen dilin de önemli bir yeri var. Zira toplumda prestijli statülere sahip kişilerin ve yerel yönetimler gibi kurumların Kürtçe kullanması beraberinde bir meşruiyet algısı da getiriyor. Tersten okursak, modernite bir diller hiyerarşi kurup bazı dilleri dezavantajlı kılıyorsa, yine modernitenin araçlarını kullanarak buna karşı mücadele geliştirmek de mümkün. Kürtçe için de kısmen ve kısıtlı olsa da böyle bir deneyim yaşanıyor.


Kürtçe konusunda, Kuzey Kürdistan’da beklentili bir ruh hali var. Sanki belli bir aralıktan sonra her şey çorap söküğü gibi ard arda çözülecek. Neden şimdiki zamana çekimlenmiyor fiiller?

Henüz ciddi bir dil perspektifi geliştiremememiş kişiler ve kurumlar böyle bir yanılsama içindeler. Dil mücadelesini ya önemsemiyor ya da bunun sadece belli kişi ve kurumların sorumluluğuymuş gibi düşünüyorlar. Örneğin yerel yönetimler uzun bir süre bu şekilde yaklaştı dil meselesine. Oysa egemen dil baskısı her alanı kapsıyorsa, buna karşı direnişin de her alanı kapsaması gerekir. 

Ben şahsen, bu anlamda Kürtler arasında gittikçe genişleyen bir cephe görüyorum. Eskiden Kürtçe’ye sadece Kürt Enstitüsü, Kurdi-Der, Kürtçe yazan yazar ve sanatçıların sahip çıktığı görece dar bir mücadele yürütülüyordu. Ancak şu an aynı durum geçerli değil. Birçok siyasi, teknik veya tıp toplantısının, konferansların, etkinliklerin Kürtçe yapıldığına şahitlik ettik son zamanlarda. De facto da olsa Kürtçe eğitim yapan özgür okulları deneyimledi Kürt çocukları ve aileleri. Yerel yönetimlerin, şimdilerde kayyum eliyle durdurulan, kültür ve sanat etkinlikleri ile Zarokistan projesinden bahsetmek gerekiyor bir de. Tüm bunlar Kürtçe için “şimdiki zamanda, hemen şimdi” yapılan işler. Ancak henüz çok başlangıç aşamasında olduğumuzu da bilmek gerekir.  Esas bu tür çalışmalar bir temeli oluşturacak.


50 yılın en önemli dil direnişi


Dil siyasetini başarılı uygulayan ülkeler olduğu gibi devletin siyasetine karşı direnen örnek ülkeler de var… Başarılı ve direnen örnekleri anlatabilir misiniz?

Baskının olduğu yerde direniş de ortaya çıkar. Baskıcı dil politikaları uygulayan ülkelere karşı destansı direnişlerden de bahsedilebilir. Son 50 yılın en önemli dil direnişi örneklerinin başında Baskça deneyimi gelir. Hem sömürge hem de diktatöryel geçmişi olan Castilyan İspanyolcasına karşı Baskça için çok zor koşullarda, ama başarılı bir dil mücadelesi verilmiştir. Bugün yüzbinlerce Basklı çocuk kendi okullarında kendi anadilleri yoluyla özgürce eğitim alabilmektedir. 

Yine İspanya bölgesinden Katalunca için verilen direniş de dil tarihinde başarılı örneklerden bir tanesidir. Avrupa kıtasından Galce ve Sami dilleri deneyimleri de önemli örnekler bu konuda. Öte yandan Yeni Zelanda’daki Maori halkı da uzun mücadele sonucu dillerinin resmi statü kazanması için ve kaybolmakta iken eskiye göre daha iyi hale gelmesi için başarılı bir direniş göstermişlerdir. Yine Hindistan ve Güney Afrika’da önemli onlarca farklı dil direnişi var. Latin Amerika’da ise Guarani, Quechua ve Aymara gibi diller için verilen başarılı direniş hikayeleri ilk aklıma gelenler. Elbette bu örnekler kadar bilinmeseler de Filipinler’den Fas’a, Hollanda’dan Kanada’ya kadar geniş bir sahada önemsenmesi gereken dil direnişlerinden bahsedilebilir. Tüm bu dünya örneklerinde ilginç olan bir detay vermek gerekirse, bu dillerin kaybolması veya zayıflaması için egemenlerin kullandıkları yöntemler önemli oranda benzeşmekte, yine bu yöntemlere karşı direnişlerde de ciddi bir örtüşmeden bahsedilebilir. Ancak şunu da belirtmek gerekir, egemenler direnenlerden daha çok birbirinden öğrenme ve politikalarını ortaklaştırma şansına sahip. Dilleri için direnen halkların birbirlerinden öğrenmeleri, mücadelelerini ortaklaştırmaları için şartlar çok daha zor.


Yarın:

* Kayyumlardan sonra Kürtçe’nin durumu

* Amed, asimilasyona boyun mu eğiyor?



2450

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA