Soykırım sonrası: Annem Kürtçe konuşuyordu ben Türkçe... - 2. Bölüm

Köye gittim. Kendime elbise aldım. Mavi renk. Annemin yanına gittim. Annem beni gördü, saçını yoluyor, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor. Baksana, diyor, senin sakalın da çıkmış, diyor bana. Benim annem. Kaç sene aradan geçti ondan sonra. Biraz zor. 13 yaşında gittim, genç delikanlı, bıyığı yeni yeni terlemiş, ondan sonra gittim annemi gördüm. Bu sefer annem Kürtçe konuşuyor, ben Türkçe konuşuyorum.

26 Temmuz 2017 Çarşamba | Dizi


Ali Dayı’nın öyküsü... 2. Bölüm

Osman Oğuz


Soykırım ve toplu şiddet çalışmaları denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Dr. Yektan Türkyılmaz’la görüşmemiz, Ali Başar’dan kısa bir süre önceydi. O söyleşide Yektan hoca, soykırım travmasını “süreklilik halinde bir kopma ânı” olarak tanımlamış ve eklemişti: “Vücudunuzun bir parçasının koptuğunu düşünün ama acısının sürekli devam ettiğini. Kolunuz kopmasına rağmen kolunuz varmış ve sürekli kanıyormuş gibi acısını hissettiğinizi.”

Ardından, travmanın mağdurlar açısından en sancılı kısmının “mana verebilmek” olduğunu anlatmıştı. Bunları anlatırken de çok defa ağıtlara, mesela Çukur Ağıdı’na ya da Derê Laçî Ağıdı’na referanslar vermişti. O sohbetin hemen ertesinde Ali Dayı ile konuşmak, teorinin yaşamdaki yankısıyla yüzleşmek gibiydi.

Bugünkü bölümde Ali Dayı, soykırım sonrasını anlatıyor. Ne yaptı, yaşamaya nasıl devam etti? Ve soykırım, nasıl sürekli peşinde gezindi?


Ali Başar: Açtık, sefildik. Göç ettik. Çarşancak Ovası’na gittik. Annem bir teneke un için beni satıyordu. Orada ağalar vardı. Annem ağaya diyordu, “Bana bir teneke un ver.” Mart ayı oldu mu da un bitiyor, ekmek yok. “Un ver, ben Alimi sana vereceğim.” Yani beni ona verecek. Ağa oflaya puflaya bir teneke un veriyor, hasat zamanı oldu muydu, tarlalar biçildi miydi, ağa geliyordu kapına dikiliyordu, “Ali’yi ver.” Beni alıyordu, tarlalarını otarıyordum, hayvanlarını otarıyordum ben. Hep öyle hayvanların içerisinde büyüdüm. Başka bir şey yok.

Akşam oldu mu, ahır var ahır, orada yattığımı hatırlıyorum.

Sefildik biz. Açtık. 13 yaşına geldim, İstanbul’a gittim. Çok uzun. Doğru İstanbul’a gitmedim, mümkün değil. Elazığ’da dayılarımın evine gelmiştim. Okula gidiyordum. Dayımın karısı ineğin yularını elime veriyordu, diyordu ki inek otar. Dayım da diyordu ki, okula git. İkisinin arası açıldı karı koca, ben evi terk ettim. Baktım ki tren duman çıkarıyor, kuf kuf kuf filan çıkarıyor, hareket haline girmek istiyor. Gideceğim okul istasyona yakındı. Bir okula baktım, bir de trene baktım. Çantam... Bir bez torba vardı, bez torbanın içinde kitabım, alfabem vardı. Ben istasyona gittim, tren istasyonuna gittim. Kitaplarımı böyle dayadım duvara, koydum oraya, gittim trene bindim. Kondüktör geldi, dedi ki bilet. Dedim, “Amca, çoluk çocuğunun sadakası olsun, nolur. Benim param yok.” “Ulan” dedi, “sen nereye gidiyorsun?” Dedim, “Malatya’ya gideceğim.” “Malatya’da kimin vardır?” “Akrabalarım vardır.” Akrabam makrabam da yok, yalan söylüyorum. Gideceğim. Elazığ’ı terk ettim.

Gittim Malatya’ya. Tren istasyonunda indim, şehrin içine gittim. Açım. Yalınayak, çıplak. Güneş Oteli vardı, o Güneş Oteli’ni hiç unutmuyorum. O Güneş Oteli’nin önünde, kaldırımda gittim, duvarın dibinde uzandım, yattım. Yattım. Birisi geldi, tekmeyle vurdu bana. Dedi, “Kalk oradan ulan, burası otel” dedi. Neyse, yerimden fırladım. Adam biraz ileri gitti, tekrar geri döndü. Dedi, “Ulan yatacak yerin yok mu?” “Yok” dedim. Baktı bana. Dedi, “Gel benle.” Beni götürdü otele. Temizlik malzemesinin koyulduğu bir, küçük bir şey var. Beni götürdü, orada yatırdı. Orada temizlik malzemesi vardır, paspas var, süpürge var, bilmem ne var. Sabahleyin kalktım. Adam geldi, beni buldu. Dedi, “Ula bulaşık yıkayabiliyor musun?” Dedim, “Hee, ben çok iyi yıkıyorum.” “Yıkıyorum bulaşık” dedim. Beni götürdü. Bir lokanta. Lokanta da lokantaya benzemiyor, böyle birkaç tane masası vardı, burada da (yeri gösteriyor) delik açmışlar, bodrumda yemek yapıyorlar, iple yukarı çekiyorlar.

Neyse, aşevidir. Yani lokanta, üç dört tane masası var ama ucuz yemek veriyor. Kuru fasülye, doldurup veriyor. Ondan sonra ben bodrumda bulaşık yıkıyorum. Benim bu yanlarım ağrıyor. Yukarıda dolu dolu tabak, bulaşık tabak geliyor, aşağıda da yemek gidiyor. 

Orada iki ay çalıştım, üç ay çalıştım, bana otuz lira para verdiler. Otuz lira. O parayla bilet aldım, İstanbul’a gidiyorum. O parayla. Nasıl aldım bilet? Hatırlamıyorum pek fazla. Trenin koltukları tahtadandı. Yani bugünkü gibi değildi. Ağaç. Tahtalardan. Ondan sonra bindim, İstanbul’a gittim. İstanbul’da ilkin denizi... İzmit’i geçtim, İzmit Körfezi’ni geçtim, ben suyu, denizi gördüm, trenin penceresinden bakıyorum, “Wey baboo, ula bu nedir?” Deniz gördüm ben. 

Gittim Haydarpaşa’ya. Haydarpaşa’da trenden indim ben. Millet gidiyor, kapıdan giriyor, çıkıyor, başka bir kapıdan içeri giriyor. Ben de onları takip ettim. Ben gittim. Tren boşalmış, akıntı neyse orada gidiyorum doğru. Gittim, gemiye binmişim, benim haberim yok. Birden baktım ki gemi rıhtımdan ayrıldı, çıktı, sallantı sallantı, bilmem ne. Neyse. Ağlamaya başladım. Adamın biri geldi yanıma, dedi, “Oğlum niye ağlıyorsun?” Dedim, “Ben İstanbul’a gidiyorum.” Dedi, “Burası İstanbul’dur.” “Nereye gidiyorsun?” “İstanbul’a gidiyorum.” Dedi, “Oğlum” dedi, “Bu gemidir” dedi. “İleride” dedi, bilmem nerede, “Galata Köprüsü’nde, orada” dedi, “duracak” dedi, “orası da İstanbul” dedi, “orada ineceksin” dedi. 

Ondan sonra gittim, orada indim,  gideceğim yer yok. Mısır Çarşısı var, orada, duvarın dibinde sabahladım, yattım. Sabahleyin kalktım, geziyorum ben, İstanbul’u geziyorum. Hiçbir şeyim yok. Paranın hepsini trene, bilete vermişim. Ondan sonra gittim, baktım ki bir adam bıyıkları güzel, bööyle bıyıklı, tam bizim o tarafın adamlarına benziyor. Bıyıklı, aslan gibi, sırım gibi delikanlı. Bir sandık sırtlamış ki, böyle iki büklüm olmuş. Hamal. Böyle baktım, alttan baktım, onun bıyıklarını gördüm, dedim “Tamam.” O gidiyor, ben de yanında yürüyorum, onun bıyıklarına bakıyorum. Adam beni azarladı. “Ne ulan” dedi, filan dedi. Bağırdı bana. Ben geriledim. Benden uzaklaştı. Arkasından koştum, tekrar gittim, yetiştim ben. Mısır Çarşısı’nın orada Yeni Camii var, akşam yattığım yer. Gittim oraya. Yarım duvar var. Sandığı böyle duvara dayamış, ondan sonra dinleniyor adam. Ben yine gittim, karşısında durdum. Dedi, “Ula sen nesin? Ne istiyorsun?” Dedim ki, “Amca, sen bizim taraflılara benziyorsun, onun için bakıyorum.” Adam bana baktı. “Senin kimsen var mı?” Dedim ki yok. “Sen niye geldin.” Dedim ki, “İstanbul’a geldim.” Adam baktı bana, razı oldu. Dedi ki, “Tamam ula, benle beraber gel.” Sandığı götürdü, ambara bıraktı, nakliye ambarları filan vardır, bıraktı, döndü, o gün hep onun peşinde gezdim. O yük taşıyordu, ben de yanında yürüyordum. 

Adam bana ekmek verdi, bir de kuru fasülye verdi bana. Beni bir aşevine götürdü. Lokanta, aşevi. Pek fazla lokantaya benzemiyordu. Hamalların yediği yer, Unkapanı’nda. Bana ekmek verdi, karnımı doyurdum, bir de fasülye verdi, beni götürdü hana. Handa otun içinde, üzerinde yatıyoruz. Böyle böyle cesirleri (?)düzmüşler -tahta mahta değildir- onun üzerine ot sermişler, onun üzerinde yatarsın. Gittim orada yattım ben. Bir gün oldu, iki gün oldu, adam dedi ki, “Ulan sen ne iş yapmak istiyorsun.” Dedim, “Amca” dedim, “ben her şeyi de yaparım.” “Tamam” dedi, “gel.” Beni götürdü, Unkapanı’nda pazar yeri vardır, bir küfe buldu bana. Bana küfe aldı adam, kendi parasıyla. Omzuma yerleştirdi, böyle kayışları hepsini ayarladı bana, sırtıma verdi, “Gel benle beraber” dedi. Gittik. Beni sebze haline götürdü. “Burada” dedi, “hanımlar gelip alışveriş yapıyorlar. Sen hanımların arkasında gezeceksin, diyeceksin ki, “Hanım, küfeci lazım mı? O eğer lazım derse, ondan sonra gidersin, lazım değilse tamamdır.” Neyse, hanımlar geliyor alışverişe, yaklaşıyorum, diyorum ki, “Hanım, küfeci lazım mı?” Birisi diyor ki “Yok”, öbürü diyor ki, “Gel oğlum gel.” Karpuzu alıyor küfeme atıyor, salatalık alıyor küfeme atıyor, domates alıyor küfeme atıyor, bulguru bilmem nesini alıyor küfeme atıyor. Sırtımda yük.

Ben sana desem ki Taksim’e kadar, Beyoğlu’na kadar yük getiriyordum ben. O zaman asansör yoktu. Dördüncü, beşinci katta oturuyorlar, çıkarıyordum yukarıda veriyordum, bana on kuruş veriyordu. On kuruş. Böyle gömleğimde, bu ön tarafta, kendime cep yapmıştım, on kuruşları cebime atardım. O zaman ben sana şunu da söyleyeyim ki, on kuruş ne kadar kıymetli... Altın yirmi dört liraydı.

Ondan sonra, ben kuruşlarımı böyle biriktiriyordum, o amca kağıt paraya çeviriyordu, bana veriyordu, ben götürüyordum, ondan sonra anneme gönderiyordum ben. Kardeşlerime gönderiyordum. Tarla yok, ekin yok, öküz yok, hepsi gitti babam öldükten sonra. Ondan sonra kaldık açıkta. Ailenin en büyük erkek çocuğu benim. Ben İstanbul’da büyüdüm. Yavaş yavaş bıyıklarım terlemeye başladı. Bu sefer Kürtçe’yi unuttum, Türkçe öğrendim. 

Neyse, biraz para biriktirdikten sonra... Hep küfecilikten. Köye gittim. Kendime elbise aldım. Mavi renk. Annemin yanına gittim. Annem beni gördü, kendi saçını yoluyor, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor. Baksana, diyor, senin sakalın da çıkmış, diyor bana. Benim annem. Kaç sene aradan geçti ondan sonra. Biraz zor. 13 yaşında gittim, genç delikanlı, bıyıkları yeni yeni terlemiş, ondan sonra gittim annemi gördüm. Bu sefer annem Kürtçe konuşuyor, ben Türkçe konuşuyorum. (Uzunca suskunluk) Yaşamımız böyle. 

Bir mola. Ali Dayı yine bastonlarına ve eşine tutunarak, küçücük adımlarla kısa bir tur yapıyor evin içinde. Fazlaca oturunca hem sıkılıyor hem de rahatsız oluyor. Kasları tutmaz hâliyle böyle olanın gençliğindeki enerjisi nasıldı acaba diye düşüyor, insanın aklına.

Sonra oturup yeniden başlıyor anlatmaya, Ali Dayı. Tarih, 1950’li yıllar...

Ali B.: İşte genç delikanlı oldum ya, artık yavaş yavaş. Doğan Kılıç isminde birisiyle tanıştım. Hamalların kahvesi var.  Hamalların kahvesinde oturuyoruz, başka kahvelere gitmiyoruz. Yakası terli, kirli, hepsi orada. Ben de oradayım. Baktım ki birisi gelmiş. Bana dedi ki, “Sen nerelisin?” Dedim, “Dersimliyim.” Dersimli, Dersimli. Doğrudur.

“Anan var mı”, “Var”, “Baban var mı”, “Yok”, “Ne oldu baba, öldü mü”, “Hayır, savaşta vuruldu, öldü”. Dedi ki, “Ben gazete muhabiriyim” dedi. “Ben seninle röportaj yapacağım, resmini de çıkaracağım.” Diyor ki, “Diyeceğim ki, İstanbul’a bir genç gelmiş, babasının katilini arıyor.” Katilini arıyor. Dedim, “Yaz, amca, yaz. Tabii, tabii.” Resim de çektiriyor. Yaz. Yaz.

Öyleydi. O adamla samimi olduk. Bir kişi daha geldi yanımıza, üç kişi olduk. Dedi ki, “Biz Dersim’in intikamını alacağız.” Dedim ki, “Tamam, alalım, nasıl alalım?” Dedi, “Banka soyacağız.” “Tamam,” dedim, “ben varım, soyalım.” Artık genç delikanlıyım. 

Banka soyalım. Nasıl soyacağız? Dedi ki, “Ben Rus Konsolosluğu’yla anlaşmışım, demiş ki ‘Bize 1 milyon Lira getirin, size silah vereceğim.’” Dedim, “Çok iyi ya! Vallahi çok iyi! Bir de radyo alalım, dağda dinleyelim, bizim için ne diyorlar...” “He, he, tabi, tabi” dedi. Peki nereye gideceğiz? Sirkeci’de bir banka var, bankanın bekçisi Malatyalı bir Kürt’tür. “Onu hafif,” dedi, “vuracağız, kafasını kanatacağız, elini kolunu bağlayacağız, bankayı soyup gideceğiz.” “Tamam” dedim, “aha ben de tamam diyorum.” Bir de Musa isminde birisi var, o da diyor ki “Tamam”. Sapı tahtadan bir tane de tabancamız var.

Neyse. Bu olay gelişti. Banka soyacağız. Soyalım. Şimdi Doğan bankanın şeyini çizmiş, etraftaki kaçma yollarını filanlarını yapmış, bu yoldan kaçacağız, buradan gideceğiz, bilmem nerede buluşacağız. Bunu yapan Doğan. Meğer ki üniversite talebeleri bu Doğan’ı sevmiyorlarmış. Namık Gedik vardı, o zaman İçişleri Bakanı’ydı. Namık Gedik, gidiyor Doğan’ın evinde yatıyor. Neyse, talebeler duyuyorlar. Ben birisine söyledim, dedim ki, “Vaziyet böyle böyle.” Dedi, “Yok” dedi, “Yahu olmaz.” Sait Kırmızıtoprak. Tanımıyordum ben o zaman.

Talebeler. Ondan sonra karar alıyorlar, bizi yakalayacaklar. Üç kişiyiz, üçümüzü de yakalayacaklar. Neyse, Unkapanı’nda bir han var, hanın çatısının altında, orada eğitim görüyoruz. Parayı getireceğiz, böyle yapacağız, şöyle yapacağız, şu yoldan gideceğiz, şu yolda buluşacağız. Buluşacağız. Birden baktım ki bir grup öğrenci içeri girdi. Onların en fazla hedefi Doğan’dır. Doğan’ı yakaladılar. Onlar Doğan’ı döverken ben birisinin koltuğunun altından kaçtım, merdivenden indim aşağı, orada hamalların tasları, tarakları da vardır, merdivenden yuvarlanıyorum, o taslar da hep peşimden geliyor. Ondan sonra kaçtım, ben kurtuldum. Musa’yı yakaladılar, Doğan’ı yakaladılar, ben kurtuldum.

Gülten Başar (Eşi): Musa’nın soyadı neydi, biliyor musun? Hatırlıyor musun?

Ali B.: Bilmiyorum Gülten. Musa. İsmi Musa’ydı. 

Gülten B.: Ondan sonra? Anlat.

Ali B.: Dur hele. Ben İzmit’e gittim. Öğrenciler beni yakalamasın diye. Gittim, iki üç hafta kaldım, tekrar döndüm, Unkapanı’na döndüm, beni yakaladılar. Ondan sonra “Gel” dediler. Beni götürdüler, Edebiyat Fakültesi’nin arkasında, Beyazıt’ta, orada polis karakolu da vardı, sokağın içine. Baktım ki böyle kravat bağlı, dudakları kalın, efendime söyleyeyim yakışıklı bir genç... Çıktı karşıma. Bir tane bana yapıştırdı, hem de nasıl, biliyor musun? Dedi, “Ulan” dedi, “Sen Doğan’ı tanıyor musun?” Dedim, “Tanıyorum.” “Doğan nasıl, biliyor musun?” “Doğan,” dedi, “ajandır.” 

Ben ajanın ne demek olduğunu bilmiyorum ki. Diyorum, “Yok, Doğan abi çok iyidir abi.” Bir tane daha vurdu bana. Bir tane daha vurdu. Ondan sonra o beni dövüyor, ben de diyorum ki “Doğan Abi iyidir.” Bana dedi, “Ulan” dedi, “seni öldürürler” dedi. “Götürürler” dedi, “eşek sudan gelinceye kadar sana işkence ederler” dedi. “Gebertirler seni. Cezaevine gireceksin” dedi. “Bundan sonra tehlikeli şeylerden uzak duracaksın” dedi.

Neyse. Bana attığı tokat... Bu sefer benim boynuma sarıldı. Bana “Gel, gel” dedi. Bu sefer nasihat etti. Beni götürdü, Şark Kıraathanesi vardı Beyazıt’ta, Musa Anter, Medet Serhat, o zaman öğrenciler, Dr. Şivan, Sait Elçi, hepsi oraya geliyorlardı. Orada çay ısmarladı. Dr. Şivan. Tokat attı ilkin, sonra orada çay. Bana nasihat etti, dedi ki, “Seni öldürürler oğlum, seni öldürürler.” “Seni yaşatmazlar” dedi. 

“Doğu’dan birisi gelmiş, 38’de babamı kim öldürdü, babamın katilini arıyorum İstanbul’da... Ula kimdir?” dedi, “Celal Bayar, İsmet İnönü, işte aha orada duruyorlar” dedi. “Seni sağ bırakmazlar.” Sağ bırakmazlar.

Neyse. Dağıttılar. Banka soymaya ulaşmadık. Öğrenciler dağıttılar. Şimdi benim ismim orada geçti. Banka soyguncusu. O öğrenciler hepisi beni tanıdılar. “Ula” diyorlar, “bankayı soymak isteyen bu mu?” Diyorum, budur. Halbuki arkamızda başka birisi vardır, Doğan’dır. Biz genciz. Tahtadan yapılmış tabancamız var.

Dr. Şivan’la böyle tanıştım. Sonra Dr. Şivan bana görev verdi. Tunceli Gecesi’ni yapacağız, folklorda çalışacağım. “Oynayacaksın.” Tamam, ben çok güzel oyun oynarım. Ondan sonra folklor grubuna girdim. Artık o banka soygunculuğu geride kaldı, yok artık. Başka adam oldum.

Sait Elçi’yi tanıdım. Musa Anter’i tanıdım. Medet Serhat’ı tanıdım. Dr. Şivan’ı tanıdım. Çok.

Musa Anter çok iyi bir insandı. Antep Lokantası vardı, merdivenden iniyorsun aşağı, bodrumda. İstanbul’da. Patlıcan kebap yapıyorlar, bilmem ne yapıyorlar. Beni oraya götürdü, yemek ısmarladı Musa Anter. Ondan sonra arkadaşım oldu. Bana dedi ki, nasihat ediyordu, “Çok erken, çok erken, çok erken, vazgeç, uslu ol, yavaş yavaş, yavaş yavaş.” Bana çok nasihat ediyordu. Bana yemek ısmarlıyordu, yemek parasını da hep kendisi veriyordu. 

Öğrenciler içerisinde tanındım ben. Tanındım. Artık o Şark Kıraathanesi’ne gidip gelmeye başladım...

Dr. Şivan bana iş buldu. Hamallıktan kurtuldum. Beni kapıcı yaptı. Elazığ Lisesi’nde Yetişenler Cemiyeti Uluova Talebe Yurdu. Orada kapıcılık yaptım. O zaman durumum daha da iyileşti. Yemem içmem oraya ait, yatmam da oraya ait, 20 Lira veriyorlar bana ayda. 20 Lira’yı biriktiriyorum, 40 Lira yapıyorum, anneme gönderiyorum.

Uluova Talebe Yurdu’nda epey çalıştım. Turgut Özal oradaydı, Korkut Özal oradaydı, Mehmet Aytuğ oradaydı.

Gülten B.: Hani tutuklanmanı anlat arkadaşa...

Ali B.: Tutuklandım, ya, ya. Dur, dur, onu unuttum ya. Sait Elçi ve bir de Dr. Şivan, bana dedi ki “Fatih 52’ye gel.” Fatih 52 de bizim buluşma yerimiz. Artık ben de bunların grubuna girdim...


YARIN:

* ‘Fatih 52’de verilen görev ve ilk tevkif

* Almanya günleri



3607

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA