HÊK bir isyan dansı

Çağdaş dans koreografileri ile Kürdistan’ın geleneksel dans motiflerini sentezleyen Mezopotamya Dans Topluluğu, yeni dans oyunu HÊK’te, yaşam ile ölümü ve Diyarbakır 5 Nolu Zindanı’ndaki direnişi anlatıyor. Gösterinin fikir sahibi İsmet Köroğlu, HÊK’i bir eylem ve direniş süreçi olarak tanımlıyor.

11 Temmuz 2017 Salı | Dizi

TİJDA YAĞMUR


Bir grup Kürt dansçısı Mart 2005’te biraraya gelerek Mezopotamya Dans’ı kurdu. MKM bünyesinde çalışmalarını sürdüren topluluğun temelleri aslında 2003 yılında sahnelenen Mem û Zîn müzikaline kadar uzanıyor. Mezopotamya Dans’ın kurucularından Yeşim Coşkun, bu projenin yarattığı etki ve heyecan ile topluluğu kurma kararının alındığını söylüyor.

Ardından Mezopotamya Dans’ın üyeleri akademik eğitime yönelirler. Dansçılar, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Modern Dans bölümünden mezun olurlar. 

Her yıl dans atölyesi gerçekleştiren topluluğun şu ana dek Ehmedê Xanî’nin ‘Mem û Zîn’ adlı eserini, ‘Navber’, ‘Bê Zeman û Bê Ziman’, ‘Sînor’, ‘Yasaq’, ‘Destana Kawa’, ‘4 Kapı 40 Makam’, ‘Jenosîd’, ‘Destana Kawayê Hesinkar’ ve Kürt dansçısı Leyla Bedirxanê’yi anlatan ‘Leyla’ adlı projeleri sahnelediler.


HÊK bir eylem süreci

Çağdaş dans koreografileri ile Kürdistan’ın geleneksel dans motiflerini sentezleyen Mezopotamya Dans’ın son çalışması ise HÊK. 7 Haziran günü prömiyerini Kadıköy Moda Sahnesi’nde seyirci ile buluşturdu.

Koreografisi İsmet Köroğlu’na ait olan projede, Dilan Yoğun, İsmet Köroğlu, Serhat Kural, Umut Sevgül ve Yeşim Coşkun dansçı olarak yer alıyor. Projenin müzikleri ise Merih Aşkın’a ait.

Mezopotamya Dans, HÊK’i yeni sezonla birlikte Eylül, Ekim aylarında Türkiye ve Avrupa’ya yapacakları turnelerle, izleyici ile buluşturmayı hedefliyor. 

Koreografileri hazırlayan İsmet Köroğlu gösterinin fikir sahibi. Köroğlu, HÊK’i bir eylem ve direniş süreçi olarak tanımlıyor.

9 aylık yoğun bir temponun ardından çıkan oyunda dansçılar, gösteri boyunca sürekli bir mücadele, yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide gidip gelmeyi seyirciye sunuyor. 


Neden HÊK?

İsmet Köroğlu’na göre HÊK’te karşımıza çıkan ince bir kabuk altında doğum ile ölümün mücadelesidir aslında.

İçerdeki psikolojik-bedensel işkencenin ne zaman başladığı ve nasıl devam edeceğini seyirci kadar içerdeki kişi de bilmemektedir. Süresiz bir korku, kesintisiz bir endişe içinde izlemeye maruz bırakılan izleyicinin aslında işkenceye seyirci olduğunu görüyoruz.

Neden HÊK sorusuna ise Köroğlu şu yanıtı veriyor: ‘’Yumurtanın kabuğu etrafımızı saran görünmeyen sınırları temsilen adı koyulmuş bir isim. Kırılan sadece sınırlar değil, tahakküm kuran zihniyete karşı tavırdır. Yumurtanın içinde bir yaşamın varlığı, kırılan kabuk özgürlüğü temsil ediyor.’’

Özetle, dansçılar bedenleriyle anlama, deneyimlemeye, ses olmaya çalışıyorlar; o görünen-görünmeyen sınırlara hapsedilmiş insanları…


PET şişeleriyle dans

PET su şişelerinin başarılı kullanıldığı dansta, PET şişelerini kullanma fikri sorumuza da Köroğlu, “O dönem Diyarbakır Cezaevi belgeselini yeni izlemiştim ve etkilenmenin sonucu böyle bir objeyi fiziksel olarak nasıl kullanabilir, harekete geçirebilirim diye düşünüyordum” diyor.

Ondandır ki HÊK’te yaşam ve ölüm arasındaki mücadelenin yanı sıra, Diyarbakır Zindanı’ndaki direnişe de odaklanıyor.


Kürtler dansa yatkın bir halk


HÊK’in dansçılarından Yeşim Coşkun, çocukluğundan bu yana MKM’de. Çocuk kadrosundan yetişen bir dansçı. Üstelik çocukluğu da cemevlerinde geçmiş. Onun için dansla haşır neşir. 2005’te Serhat Kural’la beraber Mezopotamya Dans’ı kurdu. Aslında bu işin, yani Kürt dansının öncülerinden. Kürtlerin dansla ilişkisini ve KHK rejiminde sanatın nasıl yapıldığını Coşkun’a sorduk.


Bir kadın, Kürt ve Alevi olman sanatını yapmanda avantaj ve dezavantajları nedir, diye sorsak...

“Bir erkek, Bir Türk ve bir Sünni olmanın sanatını yapmanda avantaj ve dezavantajları’’ nedir diye devam etseydi, hiçbir özelliği kalmayacaktı. Erkeklerin koşulsuz daha rahat olduğu, toplumsal yargı içerisinde Kürt olmayanın dışlanmadığı, sünni mezhebine mensupların Alevilere oranla daha hoş karşılandığı (dini bütün, Müslüman) bir yaşam gerçekliği içerisinde bence de pek dikkat çekici olmazdı. 

Fakat bu konu ile ilgili uzun süredir üstüne düşündüğüm başka bir şey var ve bu şekilde tanımlamayı daha uygun görüyorum; dansın bir cinsiyete sığdığını düşünmüyorum, (şayet bir eserde karakter canlandırmıyorsam) sahnedeyken bir kadın olarak dans ettiğimi hiç düşünmüyorum. Özellikle icraatını yaptığımız çağdaş dans alanı üzerinden değerlendirirsem her koreografi ve oluşturulan her kompozisyon hareket odaklı olduğu için, form ve cins üzerinden bir hareket araştırması söz konusu değil. Dansın hareket olarak yaratım biçimi unisex bir tavır izler. Bu durumda karşıdakinin kadın ya da erkek olması değil, eserin içeriği benim için daha çok önem arz ediyor. Fakat parantez içinde; önceki eserimizde ki “Leyla” gibi bir karakteri canlandırmıyorsam.


Eserlerin yaratım süreci nasıl oluyor?

Kimlik ve ritüellere ilişkin geçmiş dönemde bir çok proje yaptık, ‘Navber’ Kültürel soykırımları, ’4 kapı 40 makam’ ise Alevi ritüelini anlatan bir eser oldu. Bu eserlerin yaratım aşamasında da icra ederken de kimliğimi, mezhebimi ya da cinsiyetimi gözeterek değil derdimiz olan toplumsal sorunlarımıza dikkat çekmek ve konuyu içselleştirmekti niyet.  

Dolayısı ile kadın, Kürt ve Alevi olarak bu sanat alanı ile uğraş verirken bu tanımlamaların altını çizerek yaşamıyorum. Çünkü genelde kadın sorunu olarak dile gelen şey özelde erkek sorunudur. Ve bir inancın (Alevilik) ötekileştirme sorunu temelde iktidar sorunudur. Kimlik ile ak-kara fikri geliştirilen siyaset ise çürümüş bir zihniyetin sorunudur. Aslında bir bütünen; bir kadın olarak siz diye başlayan cümlelerde bu durumu biraz güçlendiriyor diye de düşünüyorum. 

Çünkü bu tür tanımlar bize olan inancı zayıflatıyor hissindeyim. Kimlik cins ve inanç üçgeninde avantajlı ve dezavantajlı bir çok şeyle karşılaşıyoruz. Fakat sahnede bir birey olarak var oluyorum. 


Kürtler dansa ne kadar yatkın?

Kürtler dansa çok yatkın bir toplum, fiziksel yetenekleri çok iyi düzeyde. Aynı zamanda coğrafya olarak sert koşullara sahip oluyor olmamız bizi güçlü kılıyor. Kürdistan’da ve İstanbul’da yıllardır atölyeler yapıyoruz; var olan katılıma bakınca şaşırtıcı düzeyde yeteneklerle karşılaşıyoruz, fakat yaşam koşulları sanatsal faaliyetlere izin vermiyor.


MKM’nin kapatıldığı, KHK rejiminin hüküm sürdüğü bir süreçte dans etmek zor mu?

Sahne sanatları günümüz konjonktüründe her gün daha fazla kısıtlanıyor, kapatılıyor, yasaklanıyor. Ama bu durum bizi yaptığımız işe, yani bu sanat alanına daha fazla bağlıyor.

Dans ediyoruz, çünkü işimize gönülden bağlıyız, sahnelerin kapatılması ve farklı birçok kısıtlamalarla karşılaşmamız ilk değil muhtemel son da olmayacak. Dans, üniversite sınavında on seçenekten birini tutturduğumuz bir alan değil. Hiçbir sahne sanatları bölümü istemeden ve seçilmeden içinde var olunabilecek bir alan değildir. İşini severek ve bu sanat alanı içerisinde var olabilen bir topluluk olma adına dans bizim için bir seçimdir. Ve aynı zamanda sosyal, kültürel, ruhsal ve toplumsal birçok kavram içinde bir varoluş sebebidir.


 Kürdistan kentlerinin yakılıp yıkıldığı, bedenlerin parçalandığı bir süreçten geçiyoruz. Mezopotamya Dans bundan nasıl etkilendi? 

Amed şehir Tiyatrosunun mekan tiyatrosu olarak gerçekleştirdiği Mem û Zîn projesinin sahnelendiği vakitler de, Sûr’da olaylar yeni başlamıştı. Birkaç oyunumuzu durdurmak ve daha sonra bir daha hiç oynamayacak şekilde sonlandırdık. Akabinde kayyumların bir bir Kürdistan geneline atanması ile birçok tiyatro çalışması durdu. Ortaklaşa birçok projede dansçı ve koreograf olarak çalıştığımız Amed şehir Tiyatrosun’daki arkadaşlarımızın da işine son verildi. Bizim olan yıllarca kurup büyüttüğümüz onca salon ve sahne kapatıldı. Yılın birçok zamanını turnelerle geçirdiğimiz ülke gerçekliğinden, geriye kalan sahnesiz salonsuz ve yıkmaya devam ettikleri bir şehir kaldı. Fakat her koşulda kendi olanakları ile yeniden açılan Amed Şehir Tiyatrosu ile birlikte bu yıl herkesin koşulsuz bir dayanışma ile sahnesinde var olduğu festivale bizde dahil olduk. Çünkü sanat kısıtlanabilir, fakat durdurabilecekleri bir şey değildir.  


Bir karşı koyuş!


Serhat Kural, Kürdistan’ın en iyi dansçılarından biri. Uzun yıllardır MKM’de sanatsal çalışmalarını sürdürüyor. Yeşim Coşkun ile birlikte bu işin emektarlarından, öncülerinden… Serhat’ı bir süre önce Kürt şair Baba Tahirê Ûryan’ın rubailerine can verirken gördük. 6 yıllık bir çalışmanın ürünü olan bu albüm, kanun hükmünde kararnameyle MKM’nin Türkiye’nin birçok kentindeki şubelerinin kapatıldığı bir dönemde çıktı. Mezopotamya Dans’ın kurucularından Kural, modern dansın insan bedenini esir alan kapitalizme karşı bir isyan olarak çıktığını belirtiyor. Kural’ın görüşleri şöyle:


İktidar bedene düşmandır

Modern çağın en fazla zarar verdiği alanlardan biri de insan bedenidir. Bu çağ eril bir iktidar yarattı. Bu iktidar bugün insanlığın baş belası olmuş durumda. Bu nedenle kapitalizmin aşılması biraz da bedenlerimizi dinlemek ve onu anlamakla mümkün. Bedenlerimize inanılmaz derecede yabancılaşmış durumdayız. Bedene yabancılaşmak duygudan ve düşünceden de yabancılaşmak anlamına gelir. Cins çelişkisi tam da bu nokta da derinleşiyor. Çünkü kaba ele alınmaktadır. 

Fiziksel güç üzerinden erkeğe bir ödül olarak iktidar sunulmuştur. Oysa irade, duygu ve insan estetiği tümden devre dışında bırakılmaktadır. Bu noktalarda kadın potansiyeli tümden gözardı edilmekte ya da yok sayılmaktadır. İşte bu nokta da dans ve kadın estetiği sorgulanması gereken bir noktadır. Dans, doğası gereği kadına daha yakındır, bu uzun bir konu…


Dansla eleştiri


Dansın bir gösteri sanatları halini alması bizce bir sorun teşkil etmemektedir. Ancak insanın hammaddesi olan beden ve bedene yaklaşımda sorun görüyoruz. Bu noktada bu alan kapitalizmin estetik yargılarına kurban edilmektedir. Mesela, modern dans tam da bu anlayışa bir isyan olarak ortaya çıkmaktadır. Bale’nin kadını ve kadın bedenini sadece bir cinsel obje olarak sunması ve kadını ele alış biçimini eleştirdiği için yeni bir akım olarak 1845’lerde Amerika’da ortaya çıkmaktadır. Üç feminist kadın tarafından başlar bu isyan. “Isadora Duncan” bu üç isimden en çok öne çıkan kişidir. Dolayısıyla bedenin  yaşamı estetik bir formla ele alması bir sanat alanı (gösteri) olarak ortaya çıkması anlamlıdır. Eleştiri hakkını dansla anlatabilmenin değeri son derece önemlidir.


Doğu ve Batı’nın dansı

Doğu veya Ortadoğu bu anlamda geleneksel danslar dışında beden odaklı herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Bunda din etkisi de oldukça etkendir. Dolayısıyla batı geleneksel danslar dışında farklı dans disiplinlerini de geliştirdi ve bunu bir sanat alanı olarak tanımladı. Çünkü geleneksel danslar hatları ve çerçeveleri belli olduğu için folklorik (kültürel) olarak tanımlanmaktadır.


Estetik ve iktidar

Kurumsal yapılar hele hele devlet kurumları hiyerarşiktir! Hiyerarşinin olduğu yerde bürokratizm vardır ve doğal olarak da iktidar zihniyeti... Böyle bir atmosfer içinde estetiği aramak oldukça zor olmaktadır. Öncelik sanat değildir; öncelik, devlet politikalarına hizmet etmektir! Bu nedenle sansür ve oto sansüre tabii olmaktır. Bizce sanat yapılacaksa resmi kurumların dışında yapılmalıdır. Çünkü; estetik ve iktidar oldukça zıt duran iki kavramdır.



1542

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA