ŞEYHMUS DİKEN: ‘Kürt hançeri’ ve ‘hidrojen bombası’

Onunla "öte yaka"da bir başka Haziran gününde buluşan usta şair "Kürt hançeri" Ahmed Arif'in yakıştırması ile ruhu şad olsun Türkçe edebiyatın usta şairi "hidrojen bombası" Nazım Usta'nın...

07 Haziran 2017 Çarşamba | PolitikART

Mesele sadece bir şairin (mevzu bahis olan Nazım Hikmet Ran) Kürtlerin “milli mesele”sine dair kelam edip etmemesi üzerine kafa yormak olsaydı, işler sanıldığından çok daha kolay olurdu. 

Oysa şair Türkiye sol geleneğinin aynı zamanda örgütlü bir şahsiyeti ve de siyasal tavrı olan bir komünisti olunca işin muhtevası doğal olarak değişiyor.

Konu üzerine ilk söz eden değilim elbette. Belki son söz eden de olmayacağım. Çokça konuşulup yazıldı. Benim bu meseleyle ilgim biraz da sanal dünya üzerinde şairin Kürtlerle ilgili “kelam”ı olduğuna dair bir tartışmada ısrarımda, “sol Kemalist” perspektifle, “Hayır böyle bir şey yoktur, uydurmadır. Bunu da herhalde Kürtler uydurmuştur” mealinde sözlere, şairin yazdığı ve bizzat el yazısıyla arşivlerde bulunan mektubu üzerine bir yeniden okumaya gerekçe olsun diyedir. 

Hazır Nazım üzerine gelenekselleşen ve her yıl yapılan ölüm yıldönümü anmasında yeniden birkaç kelam etmek olunca bu “mesele” bir kez daha dillensin istedim...

Sözünü ettiğim o tartışmanın tarafları ve meraklı takipçilerine söz vermiştim, Nazım’ın mektubunu orijinal elyazısıyla birlikte paylaşacağım diye, o sözü bu vesileyle de yerine getirmiş oluyorum.

Türkiye edebiyatının ve sosyalist kültürün en güçlü şairi Nazım Hikmet Ran’ın şiirlerinin fırtınalar kopardığı yıllarda “yanı başında vuku bulan Kürt meselesini neden görmediği” veya “Kürt milli ayaklanmaları hakkında görüşlerinin ne olduğu” merak konusu olmuş ve hep tartışılmıştır. 

Dünyanın çok uzak diyarlarında yaşayan “halklar” hakkında dahi şiirler, destanlar yazan, düşüncelerini paylaşan bir büyük şairin yanıbaşındaki Kürt halkının serencamının edebiyatına “yansımamış” olması, adeta teğet geçilmesi, “konu ile ilgili hiçbir duyarlılık taşımayan şoven bir yaklaşım içinde olduğu” ağır vurgusuyla değerlendirmelere neden olmuştur...

En çok da,

“Dörtnala gelip uzak Asya’dan 

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan 

Bu memleket bizim” 

…dizeleri üzerinden “Bu memleket kimin, ey Nazım!” sorusu hep sorulmuştur. Hatta sorulmaya da devam edilmektedir.



Nazım’ın ilk gençlik yılları diyebileceğimiz 1920 Eylülünde Bakü’de toplanan “Doğu Halkları Kurultayı“nda Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) de altına imzasını koyduğu kararın milletlerin adını telaffuz ettiği biliniyor...

Karar, “Makedonlar, Arnavutlar, Araplar, Kürtler ve Ermeniler” diyerek “tüm milletlerin tam özgürlüğünü savunup, her türden milli ayrıcalığı ortadan kaldırıp, farklı milletlerin emekçilerine ve özgür halkların birliğine dayanan bir federasyonu” savunuyor.

Sonra 1921’de Mustafa Suphi’nin 14 yoldaşı ile Karadeniz’de infazı, boğdurulması, ardından Şêx Saîd kıyamı sonrası TKP’nin “malum” tavrı ile karşılaşıyoruz. 

TKP’ye göre Şêx Seîd İsyanı, “İngiliz emperyalizmi tarafından kışkırtılan irticai bir hareket”ti. “Şeyh ve ağaların, sürdürülmekte olan demokratik devrimi baltalamak üzere başlattıkları bir isyan”dı. Bu sebeple TKP’nin yayın organı Orak Çekiç’in manşeti anlamlıydı: “Kahrolsun İrtica”

Oysa anılan, 1925’li yıllarda hızla hayata geçirilen “Şark Islahat Planı ve Şeyh Sait Yargılamaları”ndaki savcı ve yargıçların ifadelerine, tabii Ankara merkezden talimatlı tavırlarına bakıldığında; duruşmaların göstermelik olduğu ve “Kürdistan hayali içinde isyana kalkıştıkları için” Şêx Saîd ve arkadaşlarının Diyarbekîr Dağkapı Meydanı’nda dara çekildikleri, egemenin aşikâr tavrıdır.

Bütün bunlar TKP (Türkiye Komünist Partisi) tarafından bilinmesine rağmen TKP’nin tek partili Kemalist yapıya uzun bir zaman dilimine yansıyan açıktan destek tavrı, 1950’li yıllara kadar böylece sürdü. 

TKP, sadece 1925’teki Şêx Saîd İsyanı değil, 1930’lardaki Ağrı-Zilan, 1937-38’deki Dêrsim İsyanları karşısında da benzer tavırlar içinde oldu.

1961’de SBKP’nin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) yönlendirilmesiyle İran TUDEH, Irak Komünist Partisi ve TKP temsilcilerinin ortak bir toplantı yapması sonucu “Kürt Meselesi” konusunda birlikte bir karar alırlar. 

Bu karar, bir tasarıyla 1962’de TKP Konferansına Zeki Baştımar tarafından taşınır. Ve o konferansta kimi “şoven” karşı duruşlar da olur. 

O konferansta Nazım Hikmet, Cezayir Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde Fransız Komünist Partisi’nin şovenist tavrını olumsuz bir örnek olarak göstererek “Kürtlerin mücadelesini” savunur.

Nazım’ın siyasal şeceresi incelendiğinde görülecektir ki, partisi TKP ile (merkez karar bazında) çatışmalı olduğu dönemlerde bile hep örgütlü bir komünist olarak hayatının sonuna kadar yaşamış bir aydındır. 

Bu sebeple sadece şiirlerine değil entelektüel hayatına baktığımızda da Nazım, Kürt coğrafyasıyla hiç tanışmamıştır. Kürtleri sadece İstanbul’da yaşayan Kürtler ekseni üzerinden, bir miktar da “Memleketimden İnsan Manzaraları” kitabı noktasından kısmen mahpuslukta tanıyabilmiştir. 

Tanıyabildiği kadarıyla Kürtler, az da olsa kimi şiirlerinde adeta bir soluk “renk” olarak yer almıştır. Şiirlerindeki bu yer alışın dışında Kürtlerin yaşadıkları, dramları ve talepleri pek dillendirilmemiştir. 

Ne Kürtlerin, ne de 1915’te büyük yok oluşu yaşayan yine bu coğrafyanın bir başka halkı Ermenilerin...

Bütün bu tarihsel, siyasal ve sol hercümercin ışığında yeniden Nazım’ın ünlü bir dilbilimci ve Kürt entelektüeli Kamuran Bedirhan Bey’e yazdığı mektuba gelirsek… 

Gerek mektubun yazıldığı elli altı yıl öncesinin, gerekse bugünün perspektifinden baktığımızda çok kıymetli ve anlamlı bir mektup olduğunu bu vesileyle ifade etmek gerekir.


Nazım’ım Kamuran Bedirhan’a mektubu: **

“Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan, tarihiyle, kültürüyle, Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu’nun bir parçasında yaşar. Anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. 

Her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır.

Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu milli kurtuluş hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir. O dövüş yıllarının sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri, ‘Vurun Kürt uşağı namus günüdür’ diye başlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Türk idarecileri ve egemen çevreleri, Kürt hareketinin tamamıyla vaat ettikleri millet ve insan haklarını tanımadı. Hatta işi Kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkâra kadar götürdü.

Bu dönem, Türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması dönemidir. Bu inkârla bu uzlaşmamanın aynı dönemde baş göstermesi sadece bir rastlaşma değildir. 

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni Orta ve Yakın Doğu’da emperyalizmin kalelerinden biri haline getiren Türk politikacıları Kürt milletinin milli varlığını inkârda ısrar ediyor ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde öteki azınlıklarına tanıdığı hakları bile Kürt milletine tanımıyor. 

Türk ve Kürt halklarının Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde dış ve iç politikada aynı emellere hasret çekmeleri bugünkü Türk idarecilerini korkutuyor. Her iki millet kardeş milli kültürlerini, milli ekonomilerini geliştirmek, toprağa, tarım araçlarına, hürriyete, demokratik haklara kavuşmak istiyor. Türk ve Kürt halkları Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız bir politika gütmesini, emperyalizmin üssü olmaktan kurtulmasını özlüyor.

Gerçek Türk yurtseverleri Kürt kardeşlerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde milli haklarına kavuşmak için yaptığı kavgayı can ve gönülden nasıl destekliyorsa, gerçek Kürt yurtseverleri de Türk halkının demokrasi ve milli bağımsızlık için yaptığı kavgayı öylece destekliyor. 

Anadolu’da yaşayan Türklerle Kürtlerin arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele vererek halklarımızı daha kolay ezmek istiyorlar. Kürt ve Türk halklarının bahtiyarlığa, insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara (şer) kuvvetlere, şehir ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve haklarını inkâr edenlere, halkları birbirine düşürüp sırtlarından rahatça geçinenlere, emperyalistlerin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının elbirliğiyle kazanılır. 

Ancak böyle bir elbirliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insani haklarına kavuşabilir.

Nazım Hikmet, 1961” 


Yarım asırdan fazla bir zaman üzerinden geçmiş olmasına rağmen ölmeden iki yıl önce dile getirdiği ve bir mektupla tarihe bıraktığı metni bugün dahi olanca gerçekliğini koruyor. 

Yine onunla “öte yaka”da bir başka Haziran gününde buluşan usta şair “Kürt hançeri” Ahmed Arif’in yakıştırması ile ruhu şad olsun Türkçe edebiyatın usta şairi “hidrojen bombası” Nazım Usta’nın...


* Başlık: “Nazım’dan sonra şiir yazılmaz” diyenlere Ahmed Arif’in sözü: “Hidrojen bombasına karşı Kürt Hançeri ne yapabilir?”

** Nazım Hikmet’in ünlü Kürt yurtseveri ve dilbilimcisi olan Kamuran Bedirxan’la İstanbul’da uzun yıllara dayalı arkadaşlıkları pek az bilinen bir olgudur. 1983 yılında Paris Kürt Enstitüsünün yayın organı olan “Hêvî” dergisi, Kamuran Bedirxan’ın arşivinde bulunan ve 1961 yılında Nazım Hikmet tarafından Kamuran Bedirxan’a yazılmış bir mektubu orijinaliyle birlikte yayınlar. [Mektubun orijinali Paris Kürt Enstitüsü Arşivinde]. Bu mektubu orijinal elyazısı ile birlikte ricamı kırmayarak bana yıllar evvel yollayan Recep Maraşlı’ya çok teşekkür ediyorum.



252

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA