OSMAN OĞUZ: Kafka ne anlatır?

Yapman gereken açıktır: Kabul etmek. İktidarın senden istediği budur. Çok düşünmeden, hesap etmeden. Günde üç öğün, beş vakit, yemeklerden önce ve sonra: Kabul etmek. Şatodan geldiği söylenen bütün sözler bunu buyurur.

07 Haziran 2017 Çarşamba | PolitikART

Bir ‘şato’da ikâmet etmektedir iktidar. O şato öyle uzak ve öyle gizemlidir ki hayatımız boyunca tek bir kez olsun gerçekten dokunamayız ona. Herkes bahsedip durur: Evet, hiç kuşku yok ki, vardır. Ama kimdir o? Ona dokunmak, onu duymak, onu koklamak, onu görmek ve onunla konuşmak... Bunları yapmak için nereye gitmek gerekir?

Olur da ona ulaşmak istersen -konuşmak ya da dövüşmek için, fark etmez- karşına durmaksızın yeni katmanlar çıkar. Sanki her şeyin önünde ve ötesinde mistik bir varlıktır. Kimse görmez ama herkes görür, kimse bilmez ama herkes bilir.

Ortamlarda çoğunlukla “devlet” deriz adına. Tepenin üstündedir işte, buyruk verir, uymayanları uyarmak için muhafızları da vardır, hem de ne muhafız! Uslu durursan sana iş ve aş verebilir, durmazsan işini ve aşını elinden alabilir. Ondan uzak, ilahi ve güçlü bir varlık gibi bahsetmekte onu temsil edenlerin, adına iş görenlerin üstüne yoktur.

Joseph K, şöyle anlatır: “Gerçi hepimizin şatodan olduğu, bir mesafe bulunmadığı, aşılacak bir şey olmadığı söylenir, belki normalde doğrudur bu, ama iş ciddiye bindiğinde hiç böyle olmadığını görmek için ne yazık ki olanak bulamamıştık.” (1)

***

Buna olanak bulunamaz bulunmasına ama bir yanlış adım atmayagör, o mesafe bir anda burun hizasına gelir. 

Mahkeme koridorları... 

Mimarisi, ritüelleri, çalışma düzeniyle öyle dizayn edilmiştir ki onlar, “yasaklardaki görkemin serbestçe açığa vurmasını sağlar.” (2)

İnsan sürekli yanlış yere geldiğini düşünür; anlamak istedikçe, doğru kapıyı bulmaya çabaladıkça, katmanlar üst üste biner; o kapı, hiçbir zaman “dışarıya” açılmayacaktır; her kapı, yalnızca yeni bir kapıya açılmaktadır.

Labirent. İşte iktidarın sırrına ermeye de değil hiç değilse ondan kurtulmaya çabalayan insanın “çıkacağı“ yegâne yer burasıdır. Seni tutuklayan, mahkeme değil yaşamdır. (3) Şato, yaklaştığını sandığın anda daha da uzaklaşır; hükmüne akıl erdirmek, savcılara, hakimlere yâr olmamıştır, biçâre sana mı olacaktır?

Yapman gereken açıktır: Kabul etmek. İktidarın senden istediği budur. Çok düşünmeden, hesap etmeden. Günde üç öğün, beş vakit, yemeklerden önce ve sonra: Kabul etmek. Şatodan geldiği söylenen bütün sözler bunu buyurur.

Ama neyi? Olanı, biteni. Her ne ise, ne oluyorsa, ne yapmak gerekiyorsa... Hoş, temiz iskarpinlerin, ütülü gömleğin ve tıraşlı yüzünle başka türlüsüne hakkın da, haddin de yoktur; çok cesursan da eğer dehlizler seni beklemektedir.

Tik tak, tik tak, tik tak... “Zamanın günlük eksenine yenilmek, onu kolundaki saatin tek boyutlu ekseninde kavramakla yetinmek”... (4) Yetinmek değil, hayır, kabul etmek, sihirli sözcük bu.

Sabah 9’da mesai başlar, akşam biter; evde eksikler, ihtiyaçlar vardır, markete gidilir; hafta sonu dinlenmek ya da eğlenmek gerektir, bir şekilde halledilir; eylemekten evlâsı ‘öyle’mektir, bu dünya olsa olsa bir geometrik şekildir, geçilip gidilir.

***

Ve sonunda...

“Gregor Samsa bunaltıcı rüyalardan uyandığı bir sabah, kendini yatağında devcileyin bir böceğe dönüşmüş olarak” bulur. (5) Aklına ilk gelen, işe geç kaldığıdır.

Kafka, bize işte en çok bunu anlatır.


(1) Şato, Franz Kafka

(2) Bir Savaşın Tasviri, Franz Kafka

(3) Ahmet Cemal’in Kafka’nın Dava’sına yazdığı önsözden: “Kafka’nın burada anlatmak istediği, K.’nın aslında zaten yaşam ya da dünya tarafından tutuklanmış, fakat bunun bilincine hiçbir zaman varamamış oluşudur. Bu, her insan için geçerli bir konumdur. Dava’da yer alan bütün ayrıntılar, bu tutukluluğun kanıtlarıdır. Bu bağlamda romandaki mahkeme süreci, yaşam süreciyle eşanlamlıdır; yaşam tarafından tutuklanmış olmaya bir son verme girişimi, yani elde edilecek mahkumiyet, tutuklulukla birlikte yaşamın da son bulması anlamına gelecektir.”

(4) Yolcu, Enis Batur

(5) Dönüşüm, Franz Kafka


"Yalnızca bizi yaralayan ya da inciten kitapları okumamız gerektiğini düşünüyorum. Eğer kitap kafatasımıza okkalı bir darbe indirip bizi uyandırmayacaksa neden okuyalım ki? …üzerimizde felaket etkisi yaratacak kitaplara ihtiyacımız var, kendimizden daha çok sevdiğimiz birinin ölümü gibi bize karalar bağlatacak kitaplara, herkesten uzak ormanlara sürülmüşüz gibi hissetirecek, intihar gibi kitaplara ihtiyacımız var. Kitap içimizdeki donmuş deniz için bir balta olmalı. Buna inanıyorum." (Franz Kafka, Pollak'a mektubundan)


1003

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA