Cizreliler intikam gününü bekliyor

Bu kentte 250'ye yakın insan öldürüldü. Son öldürülenlerin çoğu öğrenciydi; ondan önce 9-10 yaşındaki çocuklara kadar bir sürü insan öldürüldü. Öldürülenlerin çoğu, bu kentin çocuğuydu, barikat ardında direniyordu. Onların da bir yakını bu mücadelede yaşamını yitirmişti ve onlar mirası devralarak direnişe geçmişti.

24 Şubat 2016 Çarşamba | PolitikART

Amed'in Dicle Üniversitesi'nde öğrencilik ederken, öğrenci yurdunda birlikte kalırdık Serxwebûn’la. Yurdun geleneksel bol aksiyonlu boykotlarında, üniversitenin günaşırı eylemlerinde selamlaşır, birlikte slogan atardık. Sonra yollarımız ayrıldı; onunki, koca bir ateşin içine düştü. Yıllar sonra yeniden sesini duyduğunda, bu, tuhaf bir his olarak saplanıyor insana.

Serxwebûn, devlet ablukasının ve öz yönetim direnişinin başladığı günden beri memleketi Cizre’de bulunuyordu. Doğup büyüdüğü sokaklarda, büyük bir direnişe ve barbarlığa şahit oldu. Direnenler ona, "Bizi anlat" diye vasiyet ettiler; ve anlatmayı sürdürüyor hala...

Serxwebûn’la Cizre'de olup bitenler, devlet şiddeti, direniş ve ölenlerin kimliği hakkında, -söz'e sığar bir hal yok karşımızda ya- yapabildiğimizce sohbet ettik. Öyle çok şey var ki, önemli olan; herhangi bir yerini öne çıkarmak hakkaniyetsiz olacak. İyisi mi, başından beri tüm olup bitene tanık olmuş Serxwebûn’a, baştan sona kulak verin; neyi öne çıkaracağınıza siz karar verin.

(Asıl düşmanı ‘hakikat’ olanlar, o direnişin anlatıcılarına olmadık zulmü, hem de hukuki kılıfla, reva görüyor, biliyorsunuz. Evet, adı Serxwebûn değil aslında. Ama o ülkenin adı da Türkiye değil nasılsa, böylece ödeşmiş olduk biraz. )


Ne haldesin, nasılsın öncelikle?

Vallahi nasıl olayım, toparlanmaya çalışıyorum. Artık bir toparlanma sürecine girmemiz gerektiğini fark ettim. Ölen insanlar, çok yakın arkadaşlarımdı. O bodrumdan, onların yanından ayrılmak da tesadüfi bir şeydi. Geldim, sonra tekrar gidecektim ki yol kapandı. O derece yakın olduğumuz arkadaşlardı. En çok insanı üzen şey de, çoğunun gerçek anlamda sivil, öğrenci olması... Savaşan bir insan, bu esnada ölebilir de, onun acısı da farklı olur tabii. Ama hiç savaşmamış, ne bileyim yani, sırf fedakarlığıyla orada bulunan, kendini savunmayan insanlara daha çok üzülüyor insan. Onların nasıl öldürüldüğünü her düşündüğünde daha fazla kahroluyor.


Sen ne zamandan beri Cizre'deydin?

Tam bir sene oldu.


Şimdi devlet diyor, "Operasyon başarıyla sona erdi." Ne yaptı o operasyon Cizre'ye?

Aslında neticesini herkes çok net biçimde görüyor. Devlet ajansının zırhlı araçlara binerek kentte çektiği fotoğraf ve görüntüler, kentin altyapısının, konutlarının, caddelerinin ne hale geldiğini ortaya koyuyor. Ama bu yıkım dışında tabii bir de insanlarda bıraktığı etki var.

Devlet, "Huzur getirdim", "Başarılı bir operasyon yaptım" diyor. Fakat artık buradaki insanlar, devleti hep bu enkazla hatırlayacak. Zaten yıllardır da Cizre'deki insanların aklına devlet deyince enkaz gelir, böyle şeyler gelir, başka da bir şey gelmez.


Zaten bugün Cizre'nin böyle bir direniş örgütlemesini sağlayan da devletin daha önceden kalan enkazı değil miydi?

Hep diyorum: Bugün devletin karşısında direnen gençlerin hepsi, daha önce devlete taş atan gençlerdir. Çocukken taş attılar, ama devlet bu çocukları anlamak ya da talep ettikleri şeyi gerçekleştirmek yerine, önce biber gazlarıyla, sonra silahlarla saldırdı. Sonra bu çocuklar tutuklandı. Hepsinin geçmişine bakın, "TMK mağduru" diye adlandırılan çocuklardır. İşte bu çocuklar büyüdüler.

Kobanê Direnişi, tüm Kürdistan'da olduğu gibi Cizre'de de çok şeyi değiştirdi. Ama Cizre'deki gençlerin durumu biraz daha farklıydı. Cizre zaten biliyorsun, Kürdistan Özgürlük Hareketi açısından sembol bir şehir. Gençler de burada 2009'dan beri örgütlenmeye başladı. Temel amaçları, devlete karşı bir silahlı mücadeleden ziyade, yalnızca fiziki öz savunmadan ziyade, yaşadıkları kenti genel anlamda korumaya çalışmaktı.


Yani ne yapıyorlardı?

Bu gençler, Cizre'de fuhuşu, uyuşturuyu, hırsızlığı sonlandırdı… Herkes biliyor: Bu kent 2009'da ne haldeydi? Nasıl ki bir dönem insanlar Diyarbakır'ın, Bağlar'ın sokaklarında yürüyemiyordu; devlet Cizre'yi de 2009'daki KCK operasyonlarından sonra o hale getirmişti. Her sokak başında hırsızlar, uyuşturucu satanlar, fuhuş yapanlar vardı, gençler ajanlaştırılıyordu. Buradaki gençler de aslında ilk etapta buna itiraz olarak örgütlenmeye başladı ve bunu başardıkları oranda da devletin hedefi haline geldiler.


Hendekler ilk ne zaman kazılmaya başlandı?

Kobanê sürecinde örgütlenme büyük bir ivme kazandı. İşte ev baskınları da yapılmaya başlandı. Sonra bu baskınları, tutuklamaları önlemek için çukurlar kazıldı. Bir yıl boyunca çukurlar kentte kaldı, devlet kimseyi gözaltına almadı, ciddi saldırılar da olamadı. Bu artık normal bir sürece girmişti: Devlet ve gençler, bir nevi anlaşmıştı. "Bizim sınırlarımıza girmeyeceksin, biz de sana müdahale etmeyeceğiz" gibi bir anlaşma vardı sanki. 

O bir sene boyunca kentte herhangi bir ölüm, yaralanma hatta eylem dahi olmadı. Bir dönem saldırılar gelişti, 5 genç yaşamını yitirdi; ama o da Hüda Par'ın kışkırtması sonucu olmuştu. O tarihlerde Öcalan, hendeklerin kapatılmasını istedi; gençler o hendekleri bir gecede kapattı. İşte devlet aylardır uğraşıyor ya, Öcalan'ın sözüyle bir günde kapatılmıştı. Ama kapattıktan sonra da gençler, yine de mahallelerinde beklemeye, korumaya devam ettiler.

Gençler hendekleri kapatmasına rağmen devletin saldırıları devam etti. Hem gözaltı ve tutuklama operasyonlarına tekrar başlandı hem de kentteki en basit yürüyüşe katılan gençlere bile ateş açıldı. Bundan sonra işte, gençler yeniden hendek kazmaya, barikat kurmaya başladı. Her saldırı karşısında gençler, örgütlülüklerini daha da güçlendirdi ve daha sağlam direnmeye başladı. Dokuz günlük ilk yasağın sonunda da zaten kentin hemen hemen her evi direniş alanına dönüşmüştü. Direnişin bu kadar uzun sürmesinin temel nedeni de buydu: Bütün kente yayıldı, herkes direndi, elinden geleni yaptı.

Bu gençler, o gençlerdir yani. Bir zamanlar devletin fuhuşa, uyuşturucuya, ajanlığa yöneltmeye çalıştığı gençler... Devlet gerçeğini görüp itiraz eden gençler...


Bir sürü rakam görüyoruz, her gün rakamlarla boğuşuyoruz. Ama bir sürü hikaye var aslında her bir rakamın ardında... Sen neredeyse hepsini tanıyordun, hem de oranın çocuğusun. Nasıl direniyordu gençler?

Gerçekten çok kısıtlı, dar imkanlara rağmen, olağanüstü güce, tekniğe sahip, dünyanın en güçlü ordularından olduğunu söyleyen bir devletin on binlerce profesyonel askerine karşı çok onurlu bir direniş gösterdiler. Bu direnişin bodrumda dahi devam ettiğini söyleyebilirim.

Bazen Türk basınına, yok "şu kadar silah ele geçirildi", yok "şu kadar mühimmatları var" gibi haberler yansıyor. Biz buradaydık, biz gördük, o gençlerin neyle direndiğini... Silahları var mıydı? Evet, vardı tabii. Ama emin ol, her düşen gencin silahını başka genç kaldırıyordu; çünkü ellerinde çok sınırlı sayıda silah vardı. Kentin etrafını zaten tanklar çevirmişti ve bu tanklar durmadan kent merkezine top atıyordu. Daha sonra bu tanklar, mahalle içlerine sokak başlarından girmeye çalıştı. Gençlerin tanklar karşısında yapacağı çok fazla bir şey yoktu. Ellerindeki battaniyeleri alıp önlerine attılar. Birçok genç, tankın ilerlemesini önlemek için battaniye atarken yaralandı. Battaniye atılmasından sonra ilerleyemeyen tanklar, durdukları yerden top atmaya devam ediyordu; zırhlı araçlar onları çıkarmak için geliyordu; gençler bu zırhlı araçlara molotof kokteylleriyle direndi. 

Eşit koşullara hiçbir zaman sahip olmadılar. Atılan toplardan, bombalardan korunmak için kendilerine kitaplardan kurşun geçirmez 'kitap-yelek' yapmışlardı. Kurşunun etkisini azaltmak için kalın kitapları bir beze sarıp dikiyorlardı ve bunu yelek yapıyorlardı. Bütün direnişçiler ve kentte yaşayan siviller, bir yerden bir yere gitmek için kitap-yelek kullanırdı. Kurşunlar gelip kitaplara saplanıyordu. 

Bunun dışında bütün zırhlı araçların camına boyalar atıyorlardı. Her türlü saldırıya karşı mutlaka kendilerinin geliştirdiği alternatif bir yöntem vardı ve böyle direndiler.

Günlerce aç kaldılar. Kentte aylarca süren ablukada gıda sıkıntısı çekildi. Ama yine de o barikatlarda, sokaklarda, ev ev direnerek devlet ilerleyişini engellemeye çalıştılar.


Mehmet Tunç, direnişin öncü ismi. Sembollerinden de biri oldu. Sen tanıyordun onu. Nasıl biriydi? Nasıl öncüleşti?

Mehmet Tunç'u çocukluğumdan beri tanıyordum. Sonra 2009'da ilçe başkanlığı yapmıştı. Sürekli mücadelede yer alan bir insandı. Ben cezaevinden çıktıktan sonra yine görüşüyorduk.

Bu kentte yaşayan kime "Mehmet Tunç'u anlat" desen, aynı şeyi söyler: Çok cesaretli, asla taviz vermeyen, insanları harekete geçirebilen, öncü bir insandı. Sadece bu dönemde değil, 2008'de, 2009'da... En zor dönemlerde bile Mehmet Tunç, dışarıdaysa eğer, ev ev dolaşıp kitleleri direnişe geçiren bir insandı. 

Bunu daha önce de defalarca yapmıştı. 9 günlük yasak zamanında da... Nur Mahallesi'nin düşmesine ramak kalmıştı. Hatırlıyorsan, Mehmet Tunç televizyona bağlanmıştı, "Çember daraldı" dediği duygusal bir konuşma yapmıştı. Duygusal konuşmasındaki sebep, orada bulunan bazı siyasetçilerin gençleri yalnız bırakması durumuydu. Çünkü orada bulunan siyasetçiler, "Biz gençlerden ayrılmak zorundayız. Ya gençler de burayı terk edecek ya da biz terk edeceğiz" diyordu. Ama orada Mehmet Tunç bir konuşma yapıyor ve o gençlerle birlikte hareket edeceğini söylüyor, siyasetçilerin bulunduğu evi terk ediyor. Sonra gençlere öyle bir konuşma yapıp güç veriyor ki, o günkü ablukayı kırıyorlar. Siyasetçileri o gün kurtaran da yine o gençler oluyor. Çünkü devlet, o 9 günlük süreçte en az 3-4 HDP'li vekili öldürecekti. Top atışlarının hepsi, o vekillerin bulunduğu evlere doğru yapılıyordu. O evi ele geçirmeye çalışıyorlardı. Gençlerin direnişi sayesinde HDP'li vekiller, o evden çıkabildi. O gençleri harekete geçiren de Mehmet Tunç'un umut veren konuşması oldu.

Aklıma gelen başka bir hatıramı anlatayım. Mehmet Tunç, biz konuşurken anlatmıştı bana: Küçükken, 15 yaşındayken, gerillalar geliyor köye. Gençler toplanıyor, "Biz de katılım yapacağız" diyorlar. Hepsini alıyorlar, Mehmet Tunç'u bırakıyorlar. Diyor, "Niye bütün arkadaşlarımı aldınız, beni almıyorsunuz? Ben de gelip katılacağım." Gerilla komutanı, "Gelme, sen zaten bizimsin, bize burada lazımsın. Tarih senin önüne çok büyük bir fırsat çıkaracak, büyük işler yapacaksın" diyor. 

Aile bu olaydan hemen sonra zaten evlendiriyor onu. 20-25 gün önce, en son görüştüğümüzde bunu anlattı, sonra dedi ki, "Yıllarca hep bekledim, dedim, o komutanın anlattığı an ne zaman gelecek? Bu direniş sırasında anladım ki, o an bu andır."

İşte Mehmet Tunç, gür sesiyle her an bir damda, bir salonda, sokakta belirip moral verici konuşma yapan bir insandı. Sadece konuşmuyordu da, emekçiydi. Barikatlara kum taşıyan, yemek yapan, yaralı gencin yarasını tedavi etmeye çalışan bir insandı Mehmet Tunç.


Çok insan tanıdın, çok hikaye var aklında biliyorum ama birini daha anlat desek, kim gelir aklına?

Hepsinden çok etkilendim ama bir tanesini söylemem gerekirse, şimdi aklıma gelen 16 yaşındaki Ramazan vardı. O da bodrumda katledildi. 

Ramazan, Yafes Mahallesi'nde yaşayan bir çocuktu. Yafes direnişinde oradaydı, sürekli barikatları dolaşıyordu. Bir savaşçı değildi, hiçbir eğitim almamıştı. Fakat gördükleri karşısında hakikaten bir şeyler yapmak istiyordu. 16'sında olduğu için gençler onu cepheye almıyordu. Ama her defasında bir yolunu bulup mutlaka gençlerin yanına gelmeyi başarıyordu, "Ben de bir şeyler yapacağım" diyordu. En sonunda Ramazan'a yemek dolaştırma görevi verdiler. Sürekli yemekleri dolaştırıyordu. Herhangi biri mahalleye gittiğinde güvenli yerden geçirmeye çalışıyordu. Yafes'teki her noktaya, her geçişe hakimdi. Keskin nişancılardan korunmak için her yerden geçilemiyordu; Ramazan, mahallenin rehberi olmuştu.

Yafes Mahallesi düştükten sonra burada yaşayanlar kent dışına çıktı. Ama Ramazan dedi ki, "Ben gelmeyeceğim. Bu mahalleden geri çekildik ama gidip Cudi'de devam edeceğim." Cudi'ye geçtiğinde oradaki gençler de ona, "Sen küçüksün, doğru olmaz senin burada olman" dedi, onları da ikna etti. Ama bu kez herhangi bir görev vermediler. Ramazan gitti, kendisi Sağlık Komünü'nün yanında kaldı. Orada kala kala izleyerek tedavi yöntemlerini öğrendi. Son 20 günde, diğerleri katledildiği için yaralanma durumunda müdahale edebilecek tek başına Ramazan kalmıştı. 16'sında oranın doktoru olmuştu. Gelen her yaralıya Ramazan müdahale ediyordu.


O bodrumda katledilenler kimdi? Çoğunun üniversite öğrencisi olduğu söylendi...

Yüzde 60'ı üniversite öğrencisiydi. Bu gençler, yasaktan bir gün önce DEM-GENÇ Kongresi'nden çıkıp gelen, kentte yasak ilan edildiği için kalan, çıkamayan gençler. Önce bütün mahallelere dağıldılar, mahalleler düştükçe alanları daraldı ve en son Cudi'de toplandılar. Gençlerden bir grup kent merkezinde kalıyordu, polisler ev baskınıyla gözaltına aldı, tutuklandılar. Bu gençler de tutuklanmaktan çekindikleri için en son mahalle olan Sur Mahallesi'ne gidip orada kaldılar günlerce. Direniş oraya kayınca, önceden beri kaldıkları evler saldırının ortasında kaldı. Polis orada birilerinin olduğunu duyunca da toplu katliam oldu. O gençler gerçekten de kent merkezine gelselerdi tutuklanırlardı, o yüzden Sur Mahallesi'nde kalma ihtiyacı hissettiler. Toplu halde kalıyorlardı zaten, bir an önce yasak bitecek, gideceğiz, diye düşünüyorlardı. 20 kişi, 30 kişi bir evde kalıyordu. Atılan toplar neticesinde çıkarılan cenazelerin çoğu da bu gençlerdi.


Şu anda, bunca şeyden sonra, Cizrelilerde nasıl bir hissiyat var?

Elbette kentte bir acı ve hüzün havası hakim. Halen inanamıyor kimse. Ama şunu da söyleyeyim: İnsanlar halen çok kararlı. Bu kentte 250'ye yakın insan öldürüldü. Son öldürülenlerin çoğu öğrenciydi; ondan önce 9-10 yaşındaki çocuklara kadar bir sürü insan öldürüldü. Öldürülenlerin çoğu, bu kentin çocuğuydu, barikat ardında direniyordu. Onların da bir yakını bu mücadelede yaşamını yitirmişti ve onlar mirası devralarak direnişe geçmişti. Şimdi de kentte yaşayan insanların çoğunun istediği tek şey, bir an önce yasağın kalkması, tekrar toparlanmak ve bir daha direnişi geliştirmek. "Nasıl daha sağlam bir direniş örgütleyebiliriz" düşüncesinde herkes. Kiminle konuşsam, "Cizre'ye nasıl dönelim", "Nasıl mücadele yürütelim de katledilen kardeşlerimizin hesabını soralım" diye soruyor.

Kentte çok ağır bir intikam havasının hakim olduğunu söyleyebilirim. İnsanların hem Kürt Özgürlük Hareketi'nden büyük beklentileri var hem de bunun olmaması halinde bile bireysel intikamlar gelişebilir. Ki muhtemelen gelişecektir. Aynı aileden iki-üç kişi öldürülenler var. Üç kardeş yan yana öldürülmüş veya amca çocukları, teyze çocukları... Çok rahat biçimde, herkesin intikam günlerini beklediğini ifade edebilirim. 


Bir yenilgi hissi var mı?

Yok; çünkü bu insanların çoğu o çocukların babası, annesi, ailesi... 90'ları da görmüş insanlar... O yıllarda da bedel ödedikleri için bu yolda düşe kalka ilerleneceğini çok iyi biliyorlar. Yüz kişi öldükten sonra da bu mücadelenin son bulmayacağını en iyi bilen insanlar. Zaten her birkaç yılda bir katliamlardan geçen ama her defasında direnebilen bir ilçedir Cizre. O yüzden insanlar, dediğim gibi işte, bir an önce toparlanalım, katledilen insanlarımızın hesabını soralım, diyor.


Seni nasıl etkiledi, kişisel olarak?

Cizre'ye bir yıl önce, yıllar sonrasında ilk defa gelmiştim ve değişimi gördüğümde çok mutlu olmuştum. O gençlere teşekkür etmiştim. Benim bıraktığım kent, her sokakta bir sürü yoz şeyin geliştiği bir kentti ama bu gençler kentte öyle bir yaşam inşa etmişlerdi ki, artık her sokakta özgürce, rahatça hareket edebiliyordun. Kentin sorunları, çok kısa zamanda çözülebilir hale gelmişti. En basit anlaşmazlıkta dahi gençler hemen müdahale edip çözebiliyordu. Kentte mahalle arasında bir kavganın bile artık olmadığını gördüm.

Daha sonra saldırılar geliştiğinde bu gençlerin nasıl direndiğine de şahit oldum. Bu kadar ağır saldırılara rağmen barikat ardında direndiklerine şahit olduğumda onlara, "Sizi nasıl anlatsam da hakkınızı yemesem" diyordum. Onların da bana dönüp sürekli ifade ettikleri şey, "Biz burada direniyoruz, tarih yazıyoruz. Evet, öldürülebiliriz; ki muhtemelen devletin gücü karşısında çok fazla mucize yaratma şansımız yok; ama bizi mutlaka anlatacaksın. Senden istediğimiz tek şey, Cizreli gençlerin nasıl direndiğini anlatmandır." Bana vasiyet olarak çoğunun bıraktığı buydu.

Duygusal olarak elbette etkilendim, nasıl etkilenmeyeyim? En samimi arkadaşlarım, bu süreçte de bana yardım eden, sürekli yan yana yürüdüğümüz, kaldığımız bir sürü arkadaşım yaşamını yitirdi. Sadece bir görüntü göndermek için bodrumdan ayrılmak zorunda kaldım ve dönemedim, onlar orada yaşamlarını yitirdiler. Günlerce etkisinde kaldım, telefonlarıma cevap veremedim. Ama düşününce... Hepsiyle sürekli konuştuğumuzda söyledikleri tek şey, "Kimse bize üzülmesin. Bir şey yapmak isteyen, uğruna canımızı verdiğimiz mücadelemize sahip çıksın, bayrağımızı devralsın" oldu. Her görüşmemizde de mutlaka, hepsi tek tek diyordu: "Direnişimize ortak olmayan acımıza da ortak olmasın, cenazemize de gelmesin." Ne zaman benimle görüşseler bunu mutlaka söylediler. "Biz kimseyi istemiyoruz, kimse bizim için ağlamasın, eğer ağlanacak biri olsaydı, o biz olurduk; ama biz ağlamıyorsak, son kurşuna kadar direniyorsak, teslim olmuyorsak, bizim için üzülenler de bizi örnek alıp bir şeyler yapmaya çalışsınlar, direnişi büyütsünler" diyorlardı.

Ben de kendi açımdan, çok etkilendim ama katledilen insanların hepsinin hayallerini, umutlarını gerçekleştirmek için yine elimden geleni yapmaya çalışmak zorunda olduğumu anladım. Katliamı her an duyurmak, görünür kılmaya çalışmak olacak, hayatımın temel amacı.

Mehmet Tunç'un da sürekli söylediği gibi... Bu mücadele çok uzun soluklu bir mücadele. Ne dün başladı, ne bugün bitecek. Her birinde ayrı bir anı, ayrı bir duruş vardı, çok şey de kattılar bana tabii ki.


Osman OĞUZ


2040

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA