HDP ve dolmuş sendromu!

ozguramed@live.com | 24 Nisan 2018 Salı

Özgür Amed

Amed’in şehir içi dolmuşları sürrealist bir evrene işaret eder. Olmak ya da olmamak arasında bir çizgi, askı, sınır kalmışsa kesinlikle bu dolmuşların şoförleri orada duruyor derim. Onlara sorsan, zaten ne halk onları anladı ne de arkadan gelen gırmî beş numaralı dolmuşun şoförü…

Konumuz bunların dünyası değil, o kısma girmiyorum ama şunu da net olarak belirtmeden geçemem: Bu dolmuşta ayakta bir yolcusunuz ve araç da seyir halindeyse; gideceğiniz yere kadar ayakta tutunabilirseniz, yemin billah şu hayata da rahatlıkla tutunabilirsiniz. Devlet faşizmi bile sizi yıkmaya yetmez. Öyle kişisel gelişim kitabıdır, yaşam uzatan sporlardır bilmem nedir geçin bunları. Atın kendinizi bir dolmuşa ve dediğim gibi deneme yapın. Sonuç başarılı ise kêf kêfa we!

Anlaştıysak ben konuya devam edeyim.  Konumuz bu “dolmuşlarda” geçiyor. Tıka basa yolcu almak adettendir. Yolcuya sorsan açgözlülük, barbarlık, vahşet; alana sorsan halka hizmet, kimsenin yolda kalmasına gönlü razı olamamadır. Ortadoğu’daki ortaklık çalışmalarından daha zor olan bu denklem, sadece bazı günlerde çözülür. O da ara ara yapılan trafik denetimidir. Yılda kaç kez yapılıyor bilmiyorum ama hemen herkesin bir kereliğine denk geldiği olmuştur.  Denetim varsa bile ayakta kalmaması gereken yolcu mutlaka alınır. Gere illa ki fazla yolcu alına! Alınmazsa araç küser, tekerlekler yabancılık çeker. Alışkanlık yani! 

Trafik polisinin olduğu yere yaklaşılınca ki genelde Ofis yeraltı çarşısı çıkışı oluyor, gerilim had safhaya çıkar ve şoför topa girer:

“Abê heyran qurban! Hele xêrınıze egılın ya da yere otırın. Polêsi geçene qeder idare edin, yoxsa ceza yazi ha”

Ve doğal olarak sen de eğilirsin. Hatırladığım kadar benim de başıma üç dört sefer geldi. 

O çömelme hali çok ilginç bir haldir. Kendi içinde kaotik ve zamanın bambaşka bir formatına denk gelir. Bu eğilme/çömelme (işi abartıp ulu orta oturanları da hesaba katmazsak) meselesi diğer tüm hallerden özgündür. 

Şöyle ki: Bu eğilme tekrar kalkmak üzerine yapılmıştır.

Amaç öyle kalmak değildir, mutlak surette kalkılacaktır. 

Bilirsin çok uzun sürmeyecek ama izleyen için gayet anlamsız bir pozisyonda, yerdesindir. Fakat tam yerde de değilsin. Yani ‘yıkılmadım ama ayakta da değilim’ sözüne denk gelen bir görüntüden bahsediyorum. 

Eğildiğin zaman dışarı ile bağın kesiliyor, artık yolu görmez oluyorsun. Aynı araçta olduklarının yüzlerini, bedenlerini görebilirsin en fazla. Bununla beraber aslında iradenin de kısmen elden uçtuğunu fark ediyorsun. Çünkü tekrardan doğrulma durumun yok. Gönüllü bir teslimiyet var. Tek bir şey seni kaldırabilir o da şoförün “temam, qalqabılırsınız, saxolın” dediği sestir. Adeta yaşamsal bir komut! Duyar duymaz ayağa kalkmak için can atıyorsun. Çünkü 1 dakikalık bekleme hali, oturanların sana tip tip ve acınası bakışları sayesinde sanki saatlerdir devam ediyordur. 

Zamanın göreceliliği ile böyle tanıştı bir nesil! Ne sandınız… 

Şoför burada belirleyici bir özne gibi dursa da öyle değil. Onun da gözü trafik polisindedir. Bazen denetim alanı geçildiği halde unutur rica edip oturttuğu arkadaşları. Bindiği yerden eve kadar kalkmadan gelen arkadaşlar tanıyorum. Çokça maruz kaldığı ve psikolojisi bozulduğu için dolmuşa biner binmez otomatik eğilen arkadaşlar da tanıyorum. Tıp bir şey diyemiyor durumlarına ama biz ‘dolmuş sendromu’ diyelim. 

Beliren tehlike ile dolmuşta eğilme/çömelme durumunu hatırlama sebebim, bu aralar “Durumun nasıl?” diye sorulduğunda aklımın bu hal û ahvala gitmesidir. Elbet bu kişisel bir durum değil. 

Özellikle son iki yılın toplumsal dokuda yarattığı tahribat, travma ve diğer savaş etkileri çıplak bir şekilde yaşanmaya devam ediyor. Bu süreçte yaşanan sessizlik halini, eylemsizliği biraz bu dolmuş içindeki duruma benzetiyorum. Çünkü tekrar kalkmak üzere bir eğilme, oturma hali var. Çoğu insan için dışarı ve dünya ile görüntü kopmuş durumda. Etrafını görmüyor. Bakma gereği duymuyor, çünkü denetimin daha geçmediğini düşünüyor. Böylece öz iradeye yaslanmıyor. Zaman geçmesine rağmen şoföre sorma, ya da başını kaldırıp bakma hissiyatını kaybeden binler var. Sayı az olduğundan her başını kaldıran hızlıca görünüyor ve kendini anında hapiste buluyor. 

Burada o pozisyondan, iki yıldan fazladır süren kalkmak üzere eğilen halden bahsediyorum, kurtulmak için “kalk” sesine ihtiyaç var. Hala bir ses gelmiş değil. Ya da kent gerçekliğinde ses olmayı deneyen hareketlilik pek yok gibi görünüyor. O kalk sesini duyacağız er-geç ama ne zaman olur bilmiyorum. 

Bu bağlam, çerçeve û bilmem ne içinde; diyorum ki, acep seçimler ve onun yaratacağı inat, katılım, çaba bir sese dönüşür mü? Kalk diyecek ses olup bizi doğrultur mu? O fırsatı verir mi? 

Bence o şansı içeriyor. 

Hatta herhangi bir dış ses beklemeden, kendi iradesi ve inandığı değerleri ile göz kırpıyor, umut ve şans veriyor. 



1163
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: