Faşizmin arkasındaki zülfü yâre dokunmadan olmaz

04 Nisan 2018 Çarşamba

AVA NEŞE KALP

YPG’nin taktik hamlesi sonrasında Efrîn’in TSK ve yedek ordusu cihatçıların denetimine girmesi ile hem Efrîn hem de Türk faşizmi yeni bir aşamaya girmiş oldu. YPG’nin kararının doğru olduğunu savunanlardanım. Daha fazla direnmesi sadece daha fazla Kürt gencinin ölmesi anlamına gelecekti. Bu kadar teknik üstünlük, iki ordu ve uluslararası işbirliğiyle sonuç uzun vadede de değişmeyecekti. Bu nedenle uzakta durup maval okuyanlara bakmadan, ben akıllı bir hamle olduğunu ve Kürt halkının en değerli varlıkları olan gençlerini sağ tutacak, daha az kayıpla atlatacak bir taktik değişiminin önemli olduğunu düşünüyorum. 

Efrîn’de henüz her şey bitmese de genel anlamda Kürt halkına yönelik başlatılan topyekûn imhanın bir parçası olduğu açık. Türklerin, Kürt topraklarının tamamına el koyma isteği artık daha somut olarak ortaya konmuş durumda. Rusya ile Batı’nın kirli rant kavgasının şimdiki hamlesi, Türk ırkçılığı ve dinsel gericiliğin harmanlandığı bir şiddeti Kürtlere ve Kürtlerin tüm kazanımlarına saldırtmak. Batı için bölgede savaşacak en önemli güç Kürtler olduğundan, Kürtlerle Türk ordusunu karşı karşıya getirerek silah satışlarını devam ettirmeyi planlıyorlar. Efrîn’de o pek meşhur 'sivillere saldırı’yı bir kez olsun dillendirmedikleri gibi, milyon dolarlık silahlarını bir güzel sattılar, sivillere karşı kullanılacağını bile bile. Bundan sonra sanırım Batılılar uzun bir süre ‘sivillere saldırı’ gibi parlak bir cümleyi kullanamayacaklar. Deşifre oldular bir güzel…

Gelelim Türkiye ve Kürt meselesine. Kürtler söz konusu olduğunda ırkçı cephe yüzde 70’lerin üzerine çıkıyor. Geriye kalan yüzde 30 ise Kürtler, Aleviler, artık sayıca çok az kalan Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, LGBT, çevreci ve çok az sayıda sol-sosyalist-demokrat bir kesim var. Burada Türklerin sayısındaki bu azlıkla ilgili biraz konuşmakta yarar var.

Türkiye eğer bugün ruh sağlığının ciddi sorunlu olduğu birinin ağzından çıkanlarla yönetiliyorsa, bunun sorumlusu bu ruh sağlığı bozuk kişi olamaz sadece. Onun ruh sağlığını bilerek kendi amaçlarını yürütmede kullanan, onu destekleyen, kışkırtan ve hangi iktidar gelirse gelsin değişmeyen Türk-İslam sentezinin arkasındaki ekibi unutmamak lazım. Bu ekip sayesinde her on yılda bir halkın demokratik kazanımları bir çırpıda geri alınıyor. 

Her on yılda bir gelen bu faşist darbeler, sürekli olarak aynı yüzde 70 tarafından destekleniyor. Bizlerin genellikle yaptığı ise suçu sadece devlete yıkıp, devlet faşizminin dayandığı bu geniş kitleyi es geçmek, onların suç ortaklığını görünmez kılmak. Oysa bu geniş sivil destek olmaksızın bu ırkçı ve şoven dalga mümkün değildir. Devletin işlediği tüm suçlarda ona itiraz etmeyen, ona destek olan herkesin bu suça ortaklığını ve dolayısıyla bir bedel ödemesi gerektiğini, tam da bu periyodik devlet şiddetini en ağır yaşadığımız bu günlerde tartışmak gerekiyor. Daha da ötesi ileride bunların yargılanması ya da en azından sonraki dönemlerde bu suçun önüne geçmek için cezai müeyyidelerin tanımlanmasını mutlaka tartışmamız lazım. Bunun için artık daha çok olanak var. 

Sosyal medya bu konuda nasıl faşizm için bir denetleme mekanizması ise demokrasi için de bir denetleme mekanizması olabilir pekala. Yardım ve yataklık asıl burada anlam kazanmış olacaktır. Bu konunun mutlaka kamusal alanda aleni olarak tartışılması gerekir.

Hepimiz biliyoruz ki; faşizm sonsuz değildir ama ciddi bir yıkım gücüdür. İnsanların elbette birçoğu korkudan hareketsiz kalabilir, bu anlayışla karşılanabilecek bir durum. Ama linç gruplarına katılmanın, cinayetleri övmenin, nefret suçları işlemenin, nefret suçlarını kışkırtmanın, desteklemenin bir bedelinin olması lazım. Bunun bilinmesinin bu konuda önemli bir zihin açıcı yanı olacaktır. 

Güç odaklarının yanında yer alıp zayıf olana saldırmak, kime olursa olsun bir bedelinin olması lazım. Yani sokakta kadını döven kişinin yanında, onu kışkırtan, karışmayarak suçun işlenmesine katkıda bulunan, onu yargılamayan, yargıladığı halde caydırıcı bir ceza vermeyen herkes bu suç zincirinin içinde olmalı. Nefret suçları da öyle. Suçlu sadece Alevinin kapısına çarpı atanda değildir. Ona bu cesareti veren, her gün bunu besleyen, onu cezalandırmayan, ona göz yuman herkesin bu süreç içinde bir bedel ödemesi gerekir. Dolayısıyla yarın savaş suçları kapsamında sadece Efrîn’de sivillere bomba yağdıranla sınırlı olmamalı. Sanatçı kılığında sınıra gidip bu cinayete destek verenlerin de bu suç tanımı içinde bir karşılığı olmalı. En azından utanç mekanizmasının oluşturulması gerekiyor.

Bu nedenle ileride normalleşen koşullarda, destek suçu işleyenlerin bedel ödemesi için bir mekanizmanın şimdiden tartışılması gerekir. Türkiye’deki bu on yıllık demokratik hakları süpürme dalgalarının arkasında, bu güce dokunmamanın yarattığı bir cesaret vardır. Kürtlere saldırmakla oy devşirenlerin arkasında da işte tam bu dokunulmaz kitle var. Ona dokunmadan hiçbir sorun çözülemez Türkiye’de. Bu nedenle bundan sonra biraz oraya dokunmak gerekiyor.



879
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: