Devletçi sosyal bilim ve alternatifsizliğe teslimiyet

01 Aralık 2017 Cuma

DİLAR DİRİK

Dün benim yanımdaki masada ders çalışan, genel olarak az konuşan, Şilili öğrenci omuzumu dürttü ve dedi ki: „Dün babam bana bir mesaj yazdı ve sordu: Sen hiç Rojava’yı duydun mu?“

Epey şaşırdım. Babası politik biri değilmiş. İranlı eşi gibi Bahai inancına sahip olan bu Latin Amerikalı birey, meğerse Rojava deneyimini kendi inancına yakın görüp, merak etmiş ve okumuş. „Bence sen de orayı biraz daha araştır, çok ilginç gelişmeler var, oranın demokrasi anlayışında“ demiş oğluna.

Aynı öğrenci ile bu olaydan bir kaç ay önce yine ilginç bir olay yaşamıştım. Dünyaca tanınan bir İngiliz sosyolog bizim bölümde „devlet, devrim ve güç“ konusunda bir seminer veriyordu. Yanımdaki masada çalışan bu genç, benim masamın üstündeki kitaplardan, ofis duvarıma astığım resimlerden, Kürt öğrencileri olarak organize ettiğimiz etkinlikler ve sohbetlerimizden dolayı, Rojava Devrimini herkesin bildiğini sanmış. Büyük bir öz güven ve inanç ile birden bire hocaya sordu: „Peki söyledikleriniz Rojava için de geçerli mi?“

- „Pardon? Anlamadım“

- „Rojava. Sizin söyledikleriniz Rojava için de anlamlı olur mu?“

- „Pardon, söylediğin o kelimeyi bir türlü anlamadım“

- „Rojava“

Ben araya girdim. Bu meşhur sosyolog, birçok klasik sosyal bilimciler gibi dünyadaki alternatif pratiklere bakmadan devletçi sosyoloji çizgisini savunanlardandı. Biz hocaya Rojava’yı özetledikten sonra, şöyle kısa, sert ve düz bir cevap verdi: „Yok, bence kalıcı değil. Ne gelişmişse de yakında yine yok olur“. 

Milyonlarca insanın kaderini kendi soyut teorilerine uyması için bu kadar basit ve kolay bir şekilde ölüme mahkum ettikten sonra, kendi sunumuna devam etti. Bu kadar kolay. Devlet… Suriye, Türkiye, ABD gibi devletlerden bahsetmedi. DEVLET konseptinin kendisinden bahsediyordu. Devlet orayı zaten yok eder, kendi egemenliği altına alır ve tarihin karanlıklarına gömer. Öyle olsa da, bu eminlik, bu determinizm nerden geliyor? 

Bu iki olay belki anekdot gibi gelebilir. Ama aslında günümüzdeki akademi anlayışının özetini gösteriyor. 

Devletin bakış açısına sahip olan sosyal bilimler anlayışı devletin topluma bakış açısını yol ve yöntemlerine işlemiş durumdadır. Yani toplumun sorunlarını, dertlerini, acılarını, umutlarını, kısacası toplumun nabzını anlama değil, toplumu kontrol etme, yönetme, disiplin etme ve yönlendirme girişiminde olan bir bilim tarzı. Bu bilim biçimi özellikle 18. Yüzyılda modern devlet ile iç ice gelişmiştir. Zaten „istatistik“ -state, état, Staat- yani Avrupa dillerindeki devlet kelimesinden geliyor ve devlet bilimi anlamına geliyor. Anarşist antropolog James C. Scott buna „devlet gibi görmek“ diyor. Modern ulus devletinin ortaya çıkışıyla birlikte sadece yerel kültürler, diller, gelenekler yok edilmedi. Ayrıca, toplumu daha rahat kategorize, düzenleme ve disiplin edebilme için, bilgi, bilgelik ve bilim şekilleri, daha doğrusu insani, toplumsal dünyalar kaybedildi. Bilgi topluma ait, yani herkesin dahil olduğu yaşamsal bir kaynak olmaktan gittikçe egemenlerin zihni insalar, ezici sistemler ve iktidarı sağlamak için kullandığı bir alan olmaya başladı. Rakamlar, tanımlar, kategoriler, tabelalar, listeler. Devletin bürokrasisi onun bilimidir.

Bati dünyasının felsefesindeki ve özellikle Hıristiyanlıktaki temel tartışmalardan biri özgür irade ve determinizm çelişkisidir. Alman sosyologu Max Weber protestanlığın determinist etiği kapitalizme nasıl bir mekan sunduğunu en önemli çalımalarında vurgulamıştır. Evrenin determinist, yani önceden belirlenmiş, değişmez olduğunu ısrar eden bir dünya görüşü sadece manevi, ideolojik, zihni bir durum değildir. Aynı zamanda direniş, özgürlük, irade ve eylem için direkt olarak materyal sonuçları vardır. Yaşadığımız dünyayı kader olarak kabul eden, insanlığın eylem gücüne inanmayan, düz, ilerleyici, modernite ve devletliğe dayanan ideoloji otomatik olarak alternatiflerin olmasını kabul edemez. 

Dünyaca tanınan bir insanın bir bölgenin ismini ilk defa duymasının ardından, bölgeyi bilmeden, tanımadan kabaca yok kılabilmesinin kökünde işte bu egemen tarih ve toplum anlayışıdır. 

Rojava Devrimi, Kürt kadın hareketi, vb. Kürdistan özgürlük deneyimleri daha yeni üniversitelerde tartışılmaya başlıyor. Ve bu çok önemli bir gelişmedir. Ancak yol yöntem olarak da araştıranlar özgürlük deneyiminden ilham alıyorlar. Jineolojî’nin sunduğu toplumsallığı esas alan, toplumu bir arada tutan ahlaki ve politik güçleri anlamaya çalışan ve çözüm eksenli düşünce üreten ve bilgiyi kolektifçe örülen bir olgu olarak tanımlayan bilim anlayışı sahiden toplumsal sorunları anlamak için daha gerçekçi bir yaklaşım. 

Tarihte egemenliğe dayanan sosyal bilimler farklı iktidar sistemlerine alet olmuştur ve toplumu, insalığı yorumlama güçleri iflas etmiştir. Çünkü zaten artık amaçları o değildir. Ama aynı zamanda, yeni devrimlerin, toplumsal hareketlerin ortaya çıkışıyla, insanlar ezberi anlayışlarını da yıkıyorlar. Rojava Devrimi en çok da bunu gösterdi: Alternatif mümkündür. Özellikle de en katı, determinist, kaderci anlayışlara kadın özgürlük hareketi en görkemli cevabı verdi. Jineolojî’den aldığı toplumsal çözümleme, yorumlama ve örgütleme gücü ile tarihin akışını değiştirdi.

Dinazorlaşmış, beyaz, erkek akademisyenler alternatiflerimize inanmasa da, bu gerçekleri yansıtmaz. Çekici deneyimler, eylemler, alternatifler, bir şekilde ilgi, merak ve arayış dolu insanlara ulaşıyor. Arkadaşımın politik olmayan Şili’deki Bahai babasına mesela. 



1048
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: