Acıya karşı üçüncü yol

g.yoleri@gmail.com | 13 Ekim 2017 Cuma

GÜLSEREN YOLERİ

Bu 10 Ekim günü, ne çok acı var hayatımızda diye düşünürken buldum kendimi. Saldırı anında orada olanların iki yıl sonra hala; acıyla öfkeyle sarsılmalarına tanık olmakla kalmamış, iki yıl önce olduğu gibi ruhum onlarla beraber ama sessizce sarsılırken kilometrelerce öteden parçalanan uzuvlarım yeniden derin derin sızlamıştı yapılan basın toplantısı sırasında. Hemen aynı saatlerde, Mersin’deki çıplak işkenceyi konuşuyorduk ve tutuklu insan hakları savunucularının iddianamesi elimizdeydi. Ve o derin acı içimi yakarken, realiteden kopmamış bir optimist olduğum için minnet duydum. 

İnsanın olaylara hangi pencereden baktığı önemlidir denir, bakmak değil görmek, gördüklerimizi nasıl anlamlandırdığımızdır söylenmek istenen. Orada hayatımızın rotasını çizeriz çünkü; mesela acı karşısında teslimiyete mi, acısını yitirmiş kör bir öfkeye mi yoksa hayatı işkence olmaktan çıkartacak bir yola mı revan olacağız, buna karar veririz. Ama bu derece önemli bir kararı genellikle farkına varmadan verir insanlar. Bu yüzden de tercihlerini kader gibi yaşar, sorgulamaz ve değiştiremez. 

Bu kadar çok acının, korkunun, haksızlığın neden olabileceği teslimiyet halinin değişik görünümlerini bilirsiniz. İnsan ya çivilenip acının kör kuyusunda hapsolur, kötürüm olur ya da  gözlerini, kulaklarını, kalbini kapatıp acılara kaçar kaçabildiğince, sanki mümkünmüş gibi zorlar köklerini koparırcasına. 

Hep acıyla hep zulüm içinde hep zulüm korkusuyla yaşamak bir işkence değil de nedir? Kim ister işkence içinde yaşamayı? İşkence, varlığımıza yönelmiş büyük tehditlerden biridir nitekim, fiziken ve ruhen öldürmek ister yöneldiği her şeyi. Ancak insan, varlığına yönelmiş en büyük tehdidi çoğunlukla farkında olarak yine kendisi tercih eder; köklerinden, yani kendinden vazgeçme pahasına acıdan kaçmaya çalışır, zalime yanaşır, gölgesinde tutunur. Sadece benliğini değil onurunu da yitirmiştir artık. O hayatı sürdürebilmek için ihanet mecburidir, köklerine ihanet ederek kendine küfrederek. Orada belki acıya kördür insanın gözü yüreği ama mutsuzluğunu, değersizliğini derinden yaşar, işkence çeker.

İnsan onurunu acıya değişmemek de bir tercihtir. Ancak bu tercihte bulunmak ya da bu tercihte bulunan bir topluluğun üyesi olmak, yaşanacak acılarla baş etmeye yeter mi? Bu da önemli bir soru bence. Acı insanı sadece zalime yedekleyerek teslim almaz, insanı kötürüm yapabilir ya da acısını yitirmiş kör bir öfkeye bulayabilir. Bu tehlikelere karşı ne yapıyoruz diye yüksek sesle soru soranı duymamış olmak, benim eksiğim olsun isterdim. 

Bugün acıya karşı takındığımız tutum konusunda kendimizi sorgulamamız gereken bir süreçten geçiyoruz. Çünkü acı ve yol açtığı korku yer yer kör öfke nöbetlerine yol açsa da toplumun büyük çoğunluğunu içine hapsederek kötürümleştirmiş, naçar bırakmış, umudunu söndürmüş, yarınına küstürmüş durumda. 10 Ekim katliamının 2. yıl anmalarına dair organizasyonlardan ve Manisa'da yaşanan işkence olayına yapıla(maya)n müdahaleden çıkardığım sonuç bu. 

Pek çoğunuz taktir edersiniz ki insan onurundan vazgeçmeden, yarına umudu koruyarak çıkılan yoldur muteber olan; "…kanadık, toprak olduk; çekildik, bayrak olduk; döküldük, yaprak olduk, geldik bugüne/ ekmeği bol eyledik, acıyı bal eyledik, sıratı yol eyledik, geldik bugüne/ ekilir ekin geliriz, ezilir un geliriz, bir gider bin geliriz, beni vurmak kurtuluş mu?" diyen Hasan Hüseyin Korkmazgil misali acıyı bal eyleyip, realiteden kopmadan, yarına umudu koruyarak gidilebilecek bir yoldur bu. Ancak bu yol diğer yoların mimarı duygulardan farklı olarak bilgi ister, akıl ister, çaba ister, kararlılık ister, dayanışma ister. 



335
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: