Vahşete kök salmış bir medeniyet

13 Ekim 2017 Cuma

ABDURRAHMAN AYDIN

Frantz Fanon’un dünyasında ‘zenci’, bir ses-söz edimiyle, açık ya da örtük bir seslenmeyle anlamını buluyordu: “Pis Zenci!” Zenci biyolojik olarak pisti. Yıkanmayla giderilebilecek bir kir değildi bu; uygarlığın hijyenine bir tehditti Siyah. Yani öyle bir dünyaydı ki bu, uygarlık makinesi bir yandan uygarlaştırma “misyonuyla” hareket ederken, öbür yandan da bu uygarlık makinesinin bile temizlemeyi beceremeyeceği bir yerde kodluyordu Siyahı. Son birkaç on yılda tanıklık ettiğimiz şeyler, bu mekanizmanın dijital teknolojilerdeki muazzam gelişime de ayak uydurduğunu gösteriyor. Fanon’un dünyası göstergelerin genel sisteminin henüz görselliğe bu kadar tahvil edilmemiş olduğu bir dünyaydı; bu nedenle sessel ve dilsel göstergeler iş başındaydı. Artık dijital teknolojilerdeki gelişimle birlikte, bu türlü bir anlam üretiminin yeri görsel olana kaymış durumda; fakat üretilen ve dolaşıma sokulan ‘anlam’ yerli yerinde duruyor: Ötekinin biyolojik bakımdan ‘pis’ olarak inşa edilmesi ve dolayısıyla da biyolojikleştirilmesi, salt biyolojik bir varlığa indirgenmesi. Muğla’dan gelen görüntüleri hepimiz gördük. Birkaç insanın özne olarak değil, nesne olarak inşa edilmesi ve sunulması yönünde bir girişim… Bir gün Mehmet Akif Ersoy’a hak verebileceğim asla gelmezdi aklıma, çünkü Medeniyet, gerçekten de tek dişi kalmış bir canavar; fakat bu sefer karşımızda duran Türk’ün medeniyeti.

Kürtleri asimile ederek Türkleştirmeyi ya da İslam’ı gerçekten kötüye kullanarak bir üst Müslüman kimliği içerisinde eritmeyi beceremeyen bu makine, şimdi de Kürt’ü ‘Kürt’ olarak inşa etmeye yönelmiş durumda. Fakat buradaki Kürt’ün anlamı sözcüğün kendisinde değil, tek tırnak işaretlerinde. Bu ‘Kürt’, bedeni kendi kendisine çarpıtılmış, çirkinleştirilmiş olarak iade edilen Kürt olacak. Bu çarpıtılmış Bedeniyle Kürt, artık ırksal bir düşman durumundadır bu anlam sistemi açısından. Bizatihi medeniyetin düşmanı olarak ‘medenilerin’ zihnindeki yerini alır. Görülünce tiksinilen, medeni dünyanın hijyenini tehdit eden bir Beden olarak… Kürtleşmek, artık salt biyolojik bir varlık haline gelmek bu anlam sistemi içerisinde. Kürt bir nesnedir, özne değil. Kolluk kuvvetlerinin çatışmaların yoğun yaşandığı bölgelerde artık işlevsel ya da metaforik düzeyde bile olsa ‘teröristler’ ve ‘diğerleri’ biçiminde bir ayrıma gitmemesinin nedeni de Kürt’ün bu topyekün inşa edilişiyle ilgilidir.

Kürt’ün bu biyolojikleştirilmesi, yalnızca bir özne-olmayış biçimi olarak değil, aynı zamanda bütünlüğün parçalanması yönünde bir girişim olarak da anlaşılmalıdır. Bu da parçanın bütünün yerine geçirilmesi anlamına gelir. Lee Edelman bu durumu şöyle tarif ediyor: “[parçanın bütünü ikame etmesi] ırkçılığın örnek değerindeki metaforudur ve özdeşliğin bütüncülleştirici mantığını tahkim etmenin çeşitli yolları içerisinde mevzilenmiştir.” Bu, yalnızca bedenselliğin şiddetli bir formu değildir; aynı zamanda ete indirgenmenin bir tarzıdır ve kişiliği yoklaştırarak bedenin et olarak statüsünü tahkim eder. Şu muazzam medeniyet iddiasına bakınız ki bu makinenin, bizatihi kendi iddiasını gerçekleştirmek üzere çalışırken akla düşürdüğü şey kasap dükkânı! Meğer üç yanı denizlerle çevrili bir et medeniyetiymiş bu.

Kürtlerin acısı ve ‘iç boşluğu’, fiziksel darbeler tarafından değil, göstergesel-anlamsal bir edim tarafından tetiklenmektedir. Görsel malzeme, bizleri kolluk kuvvetleri tarafından oluşturulan dünyaya çağırıyor. Bu çağrıyla açılan duygulanımsal akışların kökleri ise toplumsal ve tarihsel olanın içindedir, duygusal olanın değil. Üretilen utanç, Kürtlerin toplumsal alandaki konumunun tanınması-tanınmaması olgusuna bağlıdır; bireysel duygular alanına değil. Ann Pellegrini’nin de işaret ettiği üzere, “Çağrı, bir aynanın içindeymişçesine ilerler.” Kürt’ün ‘Kürtlüğünü’ açığa çıkaran ayna, aynı anda Kürt öznenin tutarlılığını olumsuzlama edimine girişir. Bu bağlamda, yerde yatan çıplak bedenler ‘rahatsız edicidir’ (!). Bu görüntü ve imgeler yalnızca ‘medeni bedenin’ karşıtı olarak işlevlenmekle kalmazlar; ayrıca temiz ve saf olmayanı da temsil ederler. Böylelikle şu eski karşıtlık yeniden çıkar karşımıza: Medeni beden norma, rasyonel, iyi olana işaret eden beden iken yere yatırılmış Kürt’ün çıplak bedeni norm dışı, akıl dışı ve iblisi olana işaret edecektir.

Aşağılamaya ve küçük düşürmeye dönük bu görsel öğeler, Kürt’ü hijyenik alandan dışlanması gereken sefil bir varlık olarak sunuyor artık. Bu anlam sistemi açısından Kürt’ün varoluşunun bir önemi yok; tekil bir insan olarak varlığı da bir değer ve anlam taşımıyor. Devlet onun görsel dünyadaki bir imaj, bir imge olarak yarattığı anlamla ilgileniyor ve tam da bu anlamı üretebileceği şekilde sunuyor Kürt’ü: Çirkin, sefil, aşağılanmış, insan-dışı bir varlık. Çünkü bu biçimde sunulan Kürt, şu medeni öznenin kendisi olmasını sağlayan sınırları, yani özne ile nesne arasındaki sınırları tehdit etmeye, bulanıklaştırmaya başlayacak; bir tür iğrenme duygusuyla kendi benliğinin sınırlarını yitiren özne, bu ‘nesneyi’ yok etmeye yönelecek ya da yok edilmesinde bir beis görmek bir kenara, aksine bir rahatlama ve yatışma yaşayacaktır. Eh ne diyelim, Türk’ün medeniyetinin tam da bu yok etme arzusuyla nasıl da vahşete kök salmış olduğunu görünür kılmaya devam ediyor Kürtler.



488
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: