Kendine ait bir kamp

yildirimrojda@hotmail.com | 04 Ekim 2017 Çarşamba

ROJDA YILDIRIM

İsviçre'nin farklı kentlerinden, kasabalarından yola çıkan 180 kadın ve 25 çocuk üç gün boyunca "kendimize ait bir kamp” diyebileceğimiz özgün bir deneyim yaşadık. Şehir yaşantısından uzak, Alplere uzanan kamp alanımız, kadınların ortak emeği ve dayanışmasıyla, tüm kadınların üç gün boyunca orada bulunmaktan mutluluk duydukları özerk bir kadın alanına dönüştü. Kadınlar açısından özerk ve özgün örgütlenmenin önemi bir kez daha deneyimlendi. 

Kadınlar hiçbir yerde olmadıkları kadar rahatlardı. Çünkü kahkaha atarken, oyun oynarken, kelimeleri özenle seçmeyip ağız dolusu konuşurken, sohbet ederken "acaba birileri ne der” kaygısında değillerdi. Bu ruh hali en fazla da "toplumsal cinsiyetçilik” tartışmalarımıza yansıdı. Kadına giydirilen geleneksel roller, sürekli sınırlar çizen sözde "ahlakçılar”, namus adı altında sunulan "mayınlı sahalar” hayatlarımız içindeki cinsiyetçi rollerin derinliğini gösterdi. Nihayetinde "namuslu-namussuz, ahlaklı-ahlaksız, güzel-çirkin” gibi geleneksel toplum tarafından oluşturulan kategoriler, kadınların yaşamlarına müdahale eden ve sınırlandıran birer dayatmaydı.

Kadınlar kime göre ahlaklı, kime göre namuslu, kime göre güzel ya da çirkindi? Bunun ölçülerini kim, ne adına koyuyordu? Ayıp adı altında kadın sosyalitesinin alabildiğine sınırlandırıldığı, kalıplara konduğu günümüz dünyasında kadınlar bir kez daha egemen ideolojinin kadınlara biçtiği ahlak(sız) anlayışını, namus(suz) biçimlerini, güzellik ve çirkinlik üzerinden ele alınan kadın-beden ve sömürge ideolojisini cesurca tartıştı. 

Birçok kadın kendi hayat hikayelerinden yola çıkarak yaşadığı şiddet biçimlerini paylaştı. Eşlerinden, babalarından, partnerlerinden şiddet gören, cinsel tacize uğrayan, yaşamları tehdit altından olan kadın deneyimlerinin bizzat yaşayanlar tarafından dile getirilmesi oldukça anlamlıydı. Şiddetin kendisinin yarattığı travma hali, birçok kadında dile gelip bir çeşit duygusal etki yaratsa da paylaşımın kendisi en önemli sağaltımdı. Kendi yaşadıklarını bireysel görmeyip her birinin politik bir sorun olduğu bilincine varmak önemliydi. Çünkü kadına dönük her türlü şiddet biçimi politikti, ideolojikti. Hiçbir kadının yaşadığı kendi başına şahsi bir sorun olamazdı. 

Tartışmalarımızda sadece cinsiyetçiliği, tabuları ele almadık. Mücadele eden, kendi hayatlarını değiştiren, özgürleşme yoluna girmeye çalışan kadınların da hikayelerini paylaştık. Kendimizden yola çıkarak Rojava’ya uzandık. Kürdistan'da yaratılan muazzam bir tecrübe vardı. Hele hele kendi hayatının karar alma sürecini anlatan Fatma ananın "geçmişte korkularımız ve evetlerimiz vardı. Şimdi cesaretimiz ve hayırlarımız var” tespiti kadın özgürlük mücadelesinin özeti gibiydi. 

Tartışmalarımızın bir diğer odağını da kadınlarda yaşanan geleneksel kültür oluşturdu. Salt erkeklerde değil kadınların kadınlara dayattığı geleneksel roller, "içerlenmiş derin köleliği” çözmede yaşanan kaçışlar, kaçamak ve yüzeysel ele alışlar, "bende değil ama diğer kadında daha fazla geleneksellik var” deyip hemcinsini ötekileştiren yaklaşım biçimlerini de tartıştık. "Kadın özgürlüğü ve toplumsallığı yanıbaşındakine yaklaşımla başlar” ilkesiyle olay ve olgulara "jineolojik” bakmanın önemi bir kez daha açığa çıktı. Hiç kimse özgür değildi. "Ben özgürüm” diyen kadınlarınsa ne kadar yanıldıkları, özgürlüğün bir başka kadından geçtiği, toplumdan bağımsız "ben özgürüm” söylemlerinin aldatıcı yanlarının konuşulması da tartışmalara farklı bir anlam kattı. 

Özsavunma ise olmazsa olmazımızdı. Dünyadaki birçok özsavunma deneyimini öncelikli olarak görsel üzerinden izledik. YPJ, Güney Afrika Kadın Öz Savunma Ağı, Dersim'de kısa bir deneyim olarak izlediğimiz Kızıl Sopalılar, İspanya'dan Çılgın Kevaşeler Kolektifi, Ortadoğu'da Müslüman Kızkardeşler Öz-Savunma ağı, Hindistan'da erkek şiddetine karşı radikal bir mücadele veren Pembe Sopalı kadınlar grubu enteresan diyebileceğimiz özsavunma deneyimleriydi. 

Tartışmalarımızda öz-savunmanın kadın bilinci, örgütlü kadın dayanışması gibi olmazsa olmaz öğeleri incelenerek öz-savunmanın fiziksel savunmadan ve savunma araçlarından ibaret olmadığı ele alındı. Sadece bireysel değil, kitlesel öz-savunmanın önemi üzerinde de duruldu. İsviçreli anarşist-feminist Ursi ise pratikte şiddete karşı özsavunma teknikleri üzerinde durdu. Oldukça hareketlenen ve heyecanlı "peki şuradan saldırırsa nasıl davranacağız” biçimindeki sorularla Ursi soru yağmuruna tutuldu. 

Bir Sürpriz de çocuklardan geldi. Kadınların içindeki dayanışmayı örnek alıp seminerlerimizin yapıldığı geniş salonu grup olarak gidip temizleyen çocuklar duvara bir not iliştirmişlerdi. Notta "siz kadınlar iki gündür bize bakıyor ve yemek yapıyorsunuz, bizde emeğinize karşılık salonu temizledik, teşekkür ediyoruz” demeleri oldukça anlamlıydı. Kocaman bir alkışı hakettiler. 

Sanatçı Sosin arkadaşımızın bir kaç enstrümanla yaptığı müzikal gösteri ise damaklarda gerçek anlamda bir kültürel tat bıraktı. 

Bir kampımız daha yoğun tartışmalar ve sorularla geçti. Kadınlar bir kez daha paylaşmanın, dayanışmanın, empati yapmanın anlamını hatırlattılar. Bir deneyim sürecini daha "Kendimize ait bir kamptan” kendimize ait bir dünya dilekleriyle noktaladık. 



1127
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: