Diktatörün ordusu Zekiye nineye karşı…

akahraman61@hotmail.com | 12 Ağustos 2017 Cumartesi

AHMET KAHRAMAN


Daha dünkü devşirme olan düttürü diktatör, katkı bakımından hiç bir bağı, bağlantısı olmadığı halde, sanki emek vermiş, talanlara katılarak hizmet etmiş, çeteci olarak yolunda ter dökmüş gibi kendini İslama, ikinci bir takla ile de Osmanlı’ya yamayarak, “bizim medeniyetimiz" övgüsüyle üste çıka dursun, iki medeniyet de birer kanlı urdur.

Osmanlı’nın evrensel bilime, sanat ve kültürün oluşum ile dönüşümüne iğne ucu kadar da olsa, katkısı yok. Varsa bile kimse hatırlamıyor, tarih de kaybetmiyor.

Çünkü Osmanlı, bir çete hareketiydi. Üreten, yaratan değil, çapulcuydu. Rus yazar Nikolay Vasilyeviç Gogol’un anlatımıyla, Avrupa tarım ve sanayide üretim, sanatta yaratıcılık, bilimde icatlarla meşgulken, Osmanlı hazır yeyiciydi. Orduları, bahar karları delinip yol verir vermez hırsızlık ve talan yollarını takip ederek, ta Avrupa içlerine kadar sızıyor, önlerine çıkanı çalıyor, talan ediyor, göremediklerini yakıyor, yıkıyorlardı.

Genç kadınlar, genç kız ve erkek çocuklarda da, onlar için vaaddedilmiş talan malıydı. Genç kadınlar, yetişkin kızlar eş olarak eve kapatılıyor, erkek çocuklar ise Yeniçeri ordusuna nefer devşirilmek üzere büyütülüyordu.

Dünya edebiyatının temel taşlarından Don Kişot’un yaratıcısı Cervantes’i esir aldıklarında, ilk olarak yazamasın diye parmaklarını ezip kırmışlardı.

Yani, demek oluyor ki Türk-İslam Faşizminin yaratıcı aydınlığa düşmanlığı, o kadar eskidir. Güce “elini ver, öpim abi" yalakalığı ve yere düşenin üstünde tepinmek, de o günerden kalma mirastır.

Osmanlı, öyle bir medeniyetti ki, kendinde güç vehmedenlerin fakına, toru, tuzağına düşenin hayatı, sultanların tahtı, tacı, Sadrazamların kellesi gidiyordu. Türk-İslam Faşizminde olduğu gibi Osmalı’da da vefa duygusu, hatır, vicdan, merhamet ölüydü.

Yeniçeriler, çok yaşa haykırışlarıyla kutsayıp bağlılık bildiriminde buldukları Padişah Genç Osman’ı, bir kaç saat sonra yakalayıp ırzına geçiyor, parçalara ayırıyorlardı.

Osmanlı “medeniyeti"nin özeti böyle de, İslam tarihi farklı mıydı? Hayır…

Osmanlı’nın kanlı entrikası, “memleket, millet aşkı" üstünde döndürülüyordu. İslam imparatorluğunda ise iktidar savaşları “dindarlık" püsküllüydü. Dindarlık yarışında Halifeler hançerleniyor, Kerbela’da Peygamber Muhammede bağlılık haykırılarak, soyu kurutulmak üzere torunları kılıçtan geçiriliyor, yeni doğmuş bebeklerin kesik başları ayaktan ayağa tekmeleniyordu.

Günümüzde yaşananlar, o devrin devamıdır. Türk-İslam faşizmi, ötede El Kaide, IŞİD, ÖSO, El Nusra ve ötekiler, “ben daha çok dindarım“ sloganlı servet ve iktidar avcılarıdır. Peşlerine taktıkları kalabalıktan kimsecik, “bana ne, dindarsan kendine, ama benim insanlığımı rahat bırak" demiyor, diyemiyor. Çünkü bir yanda korku, öbür yanda yakasına yapışık cehalet belası…

Türk-İslam Faşizmine bakın: Onlar da insanlar, Allah tarafından ten renkleri, aidiyet ve dilleriyle farklı yaratılmışlardır diyorlar. Ama hemen ardından, Faşizmin Allahı inkar eden argümanıyla “tek millet" diye girişiyorlar, Allahın çoğulcu yaradılışını saf dışı ediyorlar.

Kürtlerin Allah vergisi dilleri yasaktır. Öz yurtlarında reva görülen muamele kölelikten de aşağıdır. ÖSO’nun, IŞİD ve Nusra’nın vahşi yolundan gidip onları diri diri yakarak, şehirlerini, şehirlerle birlikte Allahın evi kabul edilen tapınaklarını yıkarak, ilahi iradeyi (Allahı) inkar ediyorlardı.

Türk-İslam sentezi, geçtiğimiz hafta Şemdinli’nin Şapatan köyünde, talana, hırsızlık ve ev soygununa çıkmış Osmanlı kisvesindeydi. Öbür yanıyla, Türk ırkçılığının kör bıçağı kılığında…

Bu bıçak, 1920-1939 yılları arasında, Kürtlerin kişiliğinde insanım diyen herkesin kalbine saplanmış, sonra ortalıktan çekilmişti. Tarihin foseptik çukurunda çürüdü denirken, 1990’larda yangın ve kırımlarla yeniden ışıldamıştı.

Türk-İslam Faşizmi ise bütün zamanların vahşi ruhuydu. Bütün kötülüklerin bileşkesi…

İnsanları diri diri yakma, şehirleri yıkma ile kadim terörün hayaleti canlandırılıyor, Şapatan köylülerinin meydanda toplatılmasıyla da 1990’lar yad ediliyordu. Tıpkı 1990’lardaki gibi, insanlar köy meydanında yan yana yere yatırılıp tekmelenmiş, hortumlarla vur ha vur edilmiş, ezleri soyulmuş, paraları da çalınmıştı.

Esirlerin, çıplak bedenleri, geride kalan işkence izleriyle zebra bedenlerini andırıyordu. Dağlanmış eski çağ esirlerinin sırt görüntülerini çağımıza taşıyordu, fotoğraflar…

Zekiye nineye karşı kazanılan zaferin izleri bileklerindeydi. sırtını göstermeye utanmıştı. Zekiye nine 90 yaşındaydı. Mosmordu bilekleri. Bileziğini almak için, bileğini kırmaya mı çalışmışlardı, bilmiyorum...

Manzaraya bakın ve görün. “Düttürü medeniyet"in düttürü diktatörünün ordusu, Şapatan’da hırsızdı. Soyguncu ve işkenceci…

Kaybedenin resmiydi, bu. Kaybedenler, sonunda bütün olarak insanlıktan çıkıyor, işkenceci, hırsız, soyguncu ve katil kimliğiyle, gün ışığında ayakta dikili kalıyorlardı, dünyada kötücüllüğün ibreti olarak…



1248
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: