Katar aynasında Türkiye’nin Kürt krizi

harunercan@gmail.com | 10 Haziran 2017 Cumartesi

HARUN ERCAN


Türkiye’yi de sarıp sarmalayan Ortadoğu’daki muazzam hadiseler akışı içerisinde en az konuşulan hakikat şu: Herkes ağır çekimde Ortdoğu’da siyasal İslam projesinin çöküşünü izliyor. İslami hareketlerin Soğuk Savaş bittiğinden bu yana süren engellenemez yükselişi, şaşalı ve gürültülü şekilde kendi sonuna koşuyor. Her büyük siyasi proje önce içeriden çürür. Siyasal İslamı çürüten; hızlı şekilde, iktidarın tamamını ve ne şekilde olursa olsun ele geçirme arzusu yani ‘erken iktidar hastalığı’ oldu. Bu durum İslamcıların hatalı siyasal beşeri okumasından, yani ‘Müslümanlara vaz edilmiş sınırsız ve koşulsuz ilahi meşruiyet’ anlayışından kaynaklandı. Tam da bu noktada dönüp bakıldığında, iktidarlaşma süreçleri ve yöntemleri karşılaştırıldığında, en sağlam şekilde ilerleyen yapının aslında AKP olduğu görülüyor. 

AKP’nin 10 yıl içinde başardığı devlet aygıtını ele geçirme projesini benzer yöntemlerle 1 yıl içinde yapmaya çalışan Mursi devrildi, Libya ve Suriye’de bunu silahla yapmaya çalışanlar İslamiyetin terörize edilmesinin önünü açtılar. ‘Nasıl olursa olsun ama olsun’ düsturu, başlı başına ilkesiz ittifaklara kapıyı araladı, Batının ele teslim silahlarıyla Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve Türkiye’nin öncülüğünde Suriye çatışmasını içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Ezilenleri peşinden sürükleyen İslami hareketler, kitlelere vadettikleri adalet ve siyasal ahlaktan soyundular, mânayı ve maneviyatı petrol parasıyla alınmış silahlara gömdüler. Sonunda, Rusya-İran-Çin hattının direnişi ve ABD’nin geri çekilmesi sonucu reelpolitik anlamda da kaybetmenin eşiğine geldiler. Haliyle, bugün adına Katar krizi denilen olaylar silsilesi, Müslüman devletlerin pimi çekilmiş el bombasını birbirlerinin kucağına bırakıp kaçma girişiminden başka bir şey değil.   

Aslına bakılacak olursa, objektif şekilde eldeki göstergeler değerlendirildiğine Katar krizi patlak verdiği andan itibaren Türkiye’nin bu denli panik yapmasını gerektiren koşullar yoktu. Türkiye sahnede daha vakur ve her iki tarafa da mesafeli bir tavır takınabilir, kabul görmeyeceğini bilse de yüksek sesle arabuluculuk tekliflerinde bulunabilirdi. Erdoğan, Suudi Arabistan’ın ABD hükümetinden değil Trump’tan aldığı cesaretle yaptığı Katar hamlesini doğrudan kendisine tehdit olarak gördü. Katar’dan sonra uluslararası tecrit sırasının Türkiye’ye geleceği algısı AKP iktidarını esir almış durumda. Bunu besleyen en önemli dinamik pek muhtemeldir ki AKP’nin köşeli ABD algısı, ABD içindeki öncelikli konuları doğru tartamaması ve siyasi-askeri bürokrasisi içindeki kamplaşmaları görme beceriksizliği. Aslında detaylı bakıldığında, öncesinde ne olursa olsun, Fırat Kalkanı operasyonu ile IŞİD’i kısmen hırpalamış olmak, Rusya ile ilişkileri düzeltmek adına Cihatçı gruplara desteği kısmış olmak ve Suriyeli göçmenleri barındırıyor olmak Türkiye’nin Katar’ın düştüğü duruma düşmemesi için gerekli uluslararası meşruiyet malzemesini fazlasıyla sağlıyor. Lakin AKP’nin algılara hapsolmuş kendi doğruları var ve iç siyaset için ürettiği kullanışlı düşman algıları zihnine ve ayaklarına tamamen dolanmış durumda.   

Her ne kadar Erdoğan tersini aksettirme konusunda becerikli olsa da, aslında Türkiye uluslararası alanda yakıtı azalmış bir gemi misali sadece sürükleniyor. Türkiye eğer yeni bir adım atmazsa, Suudi Arabistan’la da mesafelenme sonrası Rusya-İran kıyılarına ağır ağır sürüklenme hali devam edecek. Suriye ve Irak’ta hareket alanı minimumda seyreden Türkiye’nin yeniden kendi kaderini ellerine alabilmesi için başlaması gereken nokta Kürtlerle barışmak. Peki reelpolitik anlamda bunun Türkiye’ye Irak ve Suriye denkleminde nasıl faydası olacak?   

Türkiye’nin bu sürüklenme halinden en fazla faydalanan ise göründüğünün aksine ABD değil aslında İran ve Rusya. Türkiye’nin Şengal’de hem KDP’yi hem de PKK’yi içinden çıkılması zor bir açmaza mahkum etmesi sonunda İran’a bağlı Haşdi Şabi’nin Şengal’in güneyini tamamen ele geçirmesiyle sonuçlandı. Üstüne üstlük, geçen hafta Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Rus enerji devi Rosneft ile 20 yıllık bir devasa bir petrol anlaşması imzaladı. Bağımsızlık referandumu açıklaması ise Neçirvan Barzani’nin Rusya ziyaretinden hemen önce yapıldı. Türkiye’nin hamiliğini yapıp kazan-kazan ilişkisini sürdürdüğü Güney Kürdistan’da ve geniş anlamda Irak’ta son süreçte hiçbir kazanımı yok. Bilakis Türkiye’nin bıraktığı tüm boşlukları ya ABD ya da İran-Rusya dolduruyor. 

Peki Suriye meselesi? Ortadoğu’da hemen her aktör kendisi için yeni mevziler kazarken Türkiye, Suriye’de günaşırı Kürtleri tehdit etmek ve boşa kürek çekmekle vakit kaybeden aktör konumunda. Rakka operasyonu tüm hızıyla sürerken Türkiye’nin umudu jeopolitik dengelerin değişmesi ve Rojava’ya Efrin üzerinden müdahalede bulunma imkanı yakalamak. Düşük de olsa bu olasılık var ama Kürt karşıtlığı endeksli politikanın götürdükleri, getirdiklerinden açık şekilde kat be kat fazla. Bir gün içinde Türkiye’nin 2 yıldır aralıksız her gün “terörist” dediği PYD ile işleri yoluna koyması elbette iç siyasette depremler yaratır. Lakin aşamalı bir şekilde ilişkileri yoluna koymak imkansız olmasa gerek. Evvelinde, Öcalan’ın “Eşme Ruhu” olarak kavramsallaştırdığı işbirliğine dönüş öncesi bir geçiş dönemi yaşanabilir. Suriye’de Cihatçıların gemileri batarken AKP kendisini Kürt ittifakıyla Suriye’de yeniden aktör haline getirebilir ve çok cephede aynı anda savaşamıyor olmaktan yorgun düşmüş Türkiye’nin hem ABD ve Rusya’ya bağımlılığı azalabilir hem de ABD ile ilişkilerinin düzelmesinin yolu açılabilir. Peki Türkiye’de Kürt meselesi? Çözüm süreci özünde Rojava’da düğümlenmişti, yine ancak oradan açılabilir. Her iki meselenin de Kürt tarafı için esas muhatabının Abdullah Öcalan olduğunu bilmeyen artık yok.



1308
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: