Bir dilek tut! Yarınlar güzel olsun

19 Nisan 2017 Çarşamba

BİRCAN DEĞİRMENCİ


İnsanoğlu binlerce yıldır başa çıkamadığı doğa olaylarını, sorunlarını büyülü güçleri olduğuna inandıkları nesneler aracılığı ile çözmeye çalışmıştır. Böylece doğaya hakim olacaklarını düşünmüşlerdir. Bilim ve Sanatın yolu da büyü ile burada kesişir.

Heybetli gövdesinin dallarına asılmış rengarenk, desen desen çaputların bağlandığı ağaçları görmeyenimiz yoktur. Herhangi bir köyde yaşamasanız da bir filmde, resimde veya kitaplarda rastlamışsınızdır. İnsanlığın kutsallık atfettiği dağ, taş, ağaç, ateş, su gibi varlıkların içerisinde ağaçların yeri ayrıdır. Çünkü o kökleri ile yere bağlıdır, dalları ile göğe uzanır. Hayattır. Hem yaşayan, hem doğuran. Ve ölebilen. 

Birçok dinde Tanrı’nın yeryüzündeki tezahürü olarak kabul edildiği için insanlar ağaçlara yakın olmaya çalışır. Onlardan dilek dilerler. Tanrı ile iletişim ağaç yoluyla kurulur, bir nevi ulaktır. Ve insanlar ellerine aldıkları mendil, tülbent, gelinliği simgeleyen tül parçası veya en sevdikleri kıyafetlerinin bir kısmını ağacın dallarına bağlayarak umutlarını çoğaltırlar. O çaputların her birinin ayrı bir hikayesi vardır. Kimi özlemini çektiği bebeğinin rahme düşmesi, kimi kısmetinin açılması, kimi kara sevdayla bağlandığı sevdiğine kavuşmak, kimi dermansız derdine çare aramak, kimi çocuklarının geleceği için adaklar adayarak bağlar elindeki bezleri ağaca. 

Aylardır süren, eşit olmayan koşullarda yürütülen seçim çalışmalarının nihai günü gelip çattığında Diyarbakır’da muhtemelen uykusuz ve karın ağrısıyla geçen bir gecenin sabahına uyandı kent sakinleri. Her biri ayrı bir hikayeyle gitti seçim sandığının başına. Kimi elinden alınan işini, kimi tutsak edilen yakınının hasretini, kimi burnundan gitmeyen Cizre’deki bodrumların yanık kokusunu, kimi Sur’da başına yıkılan evinin acısını, kimi vebalini boynunda taşıdığı Taybet Ana’nın, Cemile’nin cenazesini sırtlayarak, çocuklarının aynı kaderi yaşamaması için gitti son umudu olan sandığa. Sakindi Diyarbakır, vakur bir sessizlikle geçirdi seçim gününü. 

Oyların sayımı tamamlandıktan sonra parti binalarında, evlerinde, kahvehanelerde TV başına geçiyorlar. Oyların rengi belli olmaya başlayınca kimi dayanamayarak patlatıyor küfrü, kimi nargileye vuruyor öfkesini. Yaşlı bir adam “yine hileyle hurdayla kazandılar” diyerek, terk ediyor ortamı. Ankara ve İstanbul’dan oylarını kullanmak için gelen biri kadın dört genç oturuyor masada. Genç kız ağlamaklı. Bu sonucu beklemediğini, hayır’ın kazanacağına inandığını söylüyor. Her biri ülke gündemini siyasetçilerden çok daha iyi analiz etme yeteneğine sahip. 

Atanamayan öğretmen olan Cengiz, “Onların “evet” demeleri için tek bir gerekçeleri vardı belki ama bizim “hayır” dememiz için binlerce gerekçemiz var. Ancak bunları ifade etmemiz bile suç sayıldı” diyor. Türkiye’deki kutuplaşmanın derinleşeceğinden endişe ettiğini belirten Cengiz, “Savaş mantığıyla seçim yürütüldü. Lise öğrencilerinin bile evet-hayır sürecinde kavgalarına tanık oldum” diyor. Türkiye’de bir Hitler vakasının yaşanacağına inandığını söyleyerek, “Bu kutuplaşma oranı giderek yükselecek ve Avrupa Birliği’nin kapıları tamamen kapanarak bir dikta rejimi yaşanacak. Muhaliflerin sesi iyice kesilecek. Bir duvar örülecek ve belki de bu duvar 30-40 yıl sonra radikal bir başkan tarafından yıkılacak” diye kaygılarını dile getiriyor. “Bu kadar baskı altında “evet” çıkacağını biliyorduk, polisin gücü her yerde ve siz istediğiniz kadar “hayır” deseniz de bir şekilde geçeceklerini biliyorduk. Mevcut Anayasa’nın değişmesi şart ama azınlıkların haklarını güvenceye alan, kapsayıcı ve demokratik bir anayasaya ihtiyaç var” şeklinde konuşan Cengiz, Kürt siyasetçilerinin tutuklu olmasının ve kimi Kürtlerin boykot kararı almasının oy oranına olumsuz etki ettiğini ifade ediyor. 

Yanında oturan arkadaşı Şahin ise artık bu ülkede çemberin daraldığını, rahat hareket edemediğini şu sözlerle anlatıyor: “Çanta taşıdığım için adım başı polis noktasında durdurulmaktan usandım. Geçenlerde toplu taşıma aracından indirildim. Polis içerisindeki kitapları çıkartarak “Bu ne?” diye sordu. Şaka gibi. Çok sevdiğim halde artık bu ülkede yaşamak istemiyorum. Bir yolunu bulsam çekip gitmek istiyorum”

Mahmut da Türkiye’deki rejim değişikliğinin dünyada bir örneğinin olmadığını ifade ederek, “Türk tipi bile değil. İkinci Abdülhamit dönemindeki İstibdat Dönemini yaşayacağız” diyor. Mevcut anayasayı hukukçuların anlatması gerektiğini ancak siyasi platformlarda duble yollarla, havaalanlarından söz edilerek, ötekileştiren, düşmanca bir siyasetle oy istendiğini anımsatıyor.  

Adil olmayan bir ortamda, bölücü, ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı bir dil kullanılarak, maddi olarak büyük bir gücü arkasına alarak devam ettirilen seçim çalışmalarında; liderlerinin, seçilmiş siyasetçilerinin tutuklu bulunmasına, kampanya yürütmesi her türlü baskıyla engellenmesine rağmen “hayır” oyları iktidarı zorladı. Anayasa değişikliği için nitelikli oy oranına uluşamamasına, üç büyük kenti kaybetmesine, Kürt illerinde sandığa gömülmesine ve CHP’nin itirazlarına rağmen ‘kazanan’ yine iktidarın gücü oldu. Ve bu devam edecek güç ilk iş olarak da “idam”ı yani ölümü dillendirdi.  

Oysa ki Diyarbakırlılar, Brecht’in dediği gibi “Sen kazandın ama ben haklıydım” diyor. Önemli olanın kazanmak değil onu hak etmek gerektiğini biliyorlar çünkü, haklar gasp edilerek kazanılamazdı ama ne yazık ki güçlü olan kazanmıştı. 

Sonuç her ne olursa olsun; onlar hikayeleriyle, renkleri ve farklılıklarıyla bir arada yaşama arzusunu bağladılar dilek ağacının dallarına. Bugün olmasa da bir gün mutlaka kazanacaklarına inanarak. 



2106
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: